yukarı
Işığın Kaynağı Düşün ve Sanat Dergisi
Ana Sayfa  > Dergi
  • Mayıs 2015(Üçretsiz)
Tavsiye Et
Mayıs 2015(Üçretsiz)m1
Kdv Dahil Fiyatı0,00 TL
Ücretsiz İndir
EDİTÖR

Merhaba
Kirlenmiş siyasetin bölücülüğünden nasibimizi almamak mümkün değildir.  Siyasetin iç dünyamızın yansıması olduğu gerçeğinin bilincinde olduğumuz için beşinci sayımızda “Siyaset ve Sanat” konusunu işledik.
 
Hiçbir hazır mirasa dayanmadan toplumsal zeminin gelecek ihtiyacını öngörerek,  toplumu çürüten bir yığın saldırıyı, hakareti dikkate aldırmaksızın yürümek cesaret işidir.  Sistemi kompartımanlara bölen parçalayıcı siyasetin yarattığı bencil, kıymeti kendinden menkul kişilikler veya ortamdan nemalanarak kendisine bireysel ikbal peşinde koşanlar ile geleceğe dair bir sözü olanların yüzü olduk. Fikirle bize karşı çıkamayanların dipten dibe dedikodu mekanizmalarıyla gerici olduğumuzu söyleyenlerin ilericiliğine şahit olmadık.  Biz bilmediğimizin bilincindeyiz. Diyoruz ki; ey büyük ilericiler, göreviniz ilerletmekse,  buyurun yolumuzu aydınlatın bizi ilerletin. ....
Bu Sayımızın İçeriğinde Neler Var?

Gitme
Recai ATALAY

İçimde kopan fırtınanın
Sebebi sensin, gitme
gidersen,güvenmediğin
dağlara da kar yağar

Zamansız isyana
dayanacak yürek
ak’la ziyandır
gidersen, her mevsim
banahazandır, gitme

Yaşadığımız acılar
rahat bırakmaz bizi
İçimden geçince o günler
Sisli bir bulut geçer önümden......


İlm-i Siyaset


İnsanlığın Yeni Bir Uygarlığa İhtiyacı Var
İbrahim ÜLGER

Yaklaşık on aydır, Türkiye’de (belki de dünyada) ilk kez, farklı farklı çevrelerden gelen bir avuç gönüldaş doğa, dünya, ülke ve insanlık sorunlarını özgürce tartışmaya ve tabulara dokunmaya devam ediyor. Günümüzün bencil insanı sadece iktidarı yönetmek ve değiştirmekle meşguldür.

Yazarçizerlerimizin, yaşamda karşılığı olmayan boş “edebiyat” sohbetlerinin dışında bir araya gelmesi güç olduğu gibi, bir süre sonra kendi aralarında sen ben kavgasına tutuşmayı marifet bilmektedir. Oysa bizler ne iktidardan yana davranmanın ne de iktidara talip olmanın çabası içinde veya egomuzu tatmin peşinde değiliz. Hayata dokunuyoruz, tabuları tartışıyoruz; dar siyasi sohbetlerden ziyade, doğa ve insan sorunlarını konuşup, tartışıp; ayrı görünen ve ayrıştırılan insanları bir araya getiriyoruz......


Makale
Yalan Tarihin Panzehri Sözlü Tarihtir
Müslüm ÜZÜLMEZ

Aslanlar kendi tarihlerini yazmadıkça, tarihi avcılar yazmaya devam eder.”

Bazen köy veya kasabaları hakkında yerel ölçekte çalışma yapmak isteyenlerden iletiler veya mektuplar alıyorum. Mensup oldukları aşiret, aile veya köylerinde yaşayan insanların sosyal yaşamı ve özellikle önemli tarihi olaylar olmak üzere geçmişiyle ilgili sorular soruyorlar, yardım istiyorlar.

Genelde geçmiş ve günümüzle ilgili yazılı ve sözlü her türlü kaynağın önemini vurguluyor, arşivlerin ve yazılı kaynakların taranmasını, var olan tarihi kalıntıların tespit edilmesini, konuyla ilgili olabilecek her türlü bilgi ve belgenin toplanmasını öneriyorum. Ayrıca olayları yaşayan, gören, duyan yaşlı ve bilgi sahibi olan insanların mutlaka dinlenilmesini, anlatılanların, mekân ve nesnelerin yazıyla ya da teyp/kamerayla kayıt altına alınmasının gerekliliğini anlatmaya çalışıyorum. Bilhassa sözlü tarih çalışması yapılmasının gerekliliği ve önemi üzerinde duruyorum.

Sıradan insanların “belgeler ağına yakalanması” olası değildir. Sıradan insanlar genel olarak kayıt (günlük, anı defteri vs.) tutmaz. Var olan ya da eline geçen bilgi, belge ve nesnelerin (kitap, yazı, resmi evrak, mektup, fotoğraf, eşya, araç gereç vs.) kıymetini bilmez, muhafaza etmez. Haklarında yazanları olmadığı gibi, kayıt ve belgeleri de olmaz. Tarih bilincine sahip olunmadığı için de bilgi, belge ve diğer nesnelerin başına her an her şey gelebilir. Çocuklara oyuncak diye verilebilir, sobada yakıt olarak yakılabilir, eskicilere satılabilir, evde fazladan yer kaplıyor diye çöpe atılabilir. Bu tehdit ve ihmaller maalesef sosyal ve teknik gelişmeye paralel köyden kente göçün hızlanmasıyla daha da çok artar olmuştur. Bu olumsuzluktan ne kadar erken kurtulursak o kadar iyi olur.

Sözlü tarih genel olarak “olmuş olan” ya da “eski” devirlerden günümüze intikal etmiş bir mekân hakkında bir anlatıcının anlatımlarını..........

Kızlarağası Hanı
Timuçin ÖZYÜREKL
İ
yaslansan  sesler gelir ağır taş kolonlardan
pencereleri demir kafesle örülüdür bakamazsın
habersiz hiçbir ak güvercin kanat çırpamaz
gözyaşları kan seline karışır kuş uykularında .........


SİYASET ve SANAT.
Siyaset hayata bakışımızın aynasıdır, iç dünyamızın dışa yansımasıdır.
O halde amacımız aynalara kızmak değil, kendimizi sorgulamak olmalıdır.

Üst Düzey Hizmet
Abdülkadir YILDIZ

İnsan sosyal bir varlıktır. İnsanın tek başına yaşaması ve sosyal ihtiyaçlarını karşılaması imkânsızdır. Bundan dolayı insan paylaşmak, yardımlaşmak, sohbet etmek, konuşmak, dertleşmek gibi tek başlarına üstesinden gelemedikleri bir takım ihtiyaçlarını karşılama ve sorunlarını çözüme kavuşturma düşüncesiyle çeşitli sosyal faaliyetlerde bulunmak istemiştir. Bu faaliyetler de ancak toplu yaşam ortamlarında olacağından insanlar toplu yaşamayı tercih etmiştir. Tarihin ilk dönemlerinde daha çok temel ihtiyaçları karşılamak ve dış etkenlere karşı kendini korumak için oluşturulan ve işleyen toplu yaşam şekli, süreç içinde büyük bir iş bölümü ve işbirliği halinde gelişerek bugünkü muazzam ve kompleks yapısına dönüşmüştür........

Tarihsel Gelişim İçinde Siyaset ve Sanatın Rolü
Ahmet ŞAHİNER

Siyaset, tarihsel kökeni Antik Yunan’a dayanan bir yönetim sanatıdır. Aristo siyasetin temel tanımını “devlete ait işler” olarak belirlemiştir. Yunan şehir devletlerinde şehirli yurttaşların yönetilmesi ile ilgili olarak türemiştir. Toplumda oluşmaya başlayan, yöneten-yönetilen ayrımı, siyasetin toplumsal bir kurum olma özelliğini kazanmasına neden olmuştur..........

Siyasetçi, Sanatkar ve Derviş
Hamdullah YILDIZ

Yeni yetme yazar, sözcüklerin imbiğinden anlam damıtma derdindedir. Sözün gizemine kafayı takmıştır. Sözün büyüsünü çözüp sözcükler arasında sörf yapmaktır muradı. Ancak bu alanda oldukça toydur ve toyluğundan da bihaber. Kalemi de ağzı gibi süt kokmakta. En iddialı yazıları bile acemi bir çaylağın mırıltılarını andırır. Boyundan büyük bir işe kalkışmıştır, cüce boyuna aldırmadan. Söze hâkim olmak için söz ustalarına danışmak en doğru yol diye düşünür. Söz ustaları... Kimisi laf cambazı, kimisi akılmend... ....

Tek Ağaç
Cezmi Yaşar ÖZTÜRK

Bir Pazar sabahı
Kurtulup şehrin gürültüsünden
Atıverdim kendimi kırlara
Uzayıp gidiyordu önümde
Tarlalar, bağlar, koruluklar
Mutluluğun türküsünü söylüyordu
Havadaki o ılık koku
O sessiz esrarı.

Dalmışken bu âleme ......

Ahmet ULUDAĞ

Nasıl bir başlıkla bu yazıyı yazacağıma bir türlü karar veremedim. Politikadan bahsedecek yazının başlığı da politika yapmalıydı. Yani, şartlar hiç değişmemiş bile olsa, sadece küçücük bir menfaat ya da makam uğruna bugün ak dediğine yarın kara diyebilen zürafanın yaptığını mı yapmam gerekecek? Belki de bu yazının başlıksız yayınlanması daha doğru olacaktır. Derginin yazı işleri müdürüne bırakalım bu işi… Başlık kaş yapayım derken göz çıkartmamıza sebep olabilecek kadar hassas. Bu kanıya varma sebebim ise duvar devrildikten sonra eski artalanımızı tekrar canlandırma şansımızı nasıl beceriksizce heba etmemizdir. Kendimizce efelendik, hamaset ürettik, ahlâkı ve vicdanı cüzdana hapsedip garbın anamalcılarından daha çok anamalcı olmaya yeltendik, başkalarının siyasetlerine payanda olduk… Örste demir dövdük, çeliğe vereceğimize suyu havanda dövdük.....

Sanat-sız Siyaset
Gönül ÇATALCALI


Ey İnsan,! Sanatın engin derin sularında kulaç atarken ne denli mutlusun kim bilir… Okyanusta, tek kişilik upuzun, kocaman keyiflerle bezenmiş yolculuklar; gemisi sen, dümeni sen, tayfası sen olan… Bazen Carmina Burana ile azgın dalgalara kapılırsın, köpükler arasında savrulur, bazen müziğin hafiften dalgalı sularında bir o yana bir bu yana salınıp durur, bazen bir heykelin ince kıvrımlarında dilin tutulur. Bazen de bir romanın sayfalarında koşturursun hayatın peşinden…


Sanatın Besin Kaynağı
Nursel ÖNEN


Sanat ve Siyaset! Birbirinden farklı iki ayrı uçmuş gibi görünen kavramlar olmasına rağmen, özünde birbirlerini tarih süreci boyunca aslında besleyen bütünsel bir şemadır.

Goethe’ye göre sanat, güzel olmaktan ziyade şekil vericidir. Sanatın bu kudretli yanı güzellikten daha da yüce bir olgudur. Çünkü eşsiz bir şekle sahip olarak yaratılmış insan, varlığını sezdiği anda içinde onu harekete geçiren şekil verici bir tabiat uyanır. Evreni kavrar ve ona kendi ruhunu aşılamaya çalışır. Bu mistik süreç yani sanatın şekil verme arzusu yaratma isteğidir ve bu yaratma güdüsü ancak bir şekilde kendini ortaya çıkarabilir.

İnsan, dış dünyayı kendi içsel ruhuyla karşılaştırarak bir düzeltme talebi içerisinde bulunur. İç huzurunu bulma, kendini daha mutlu hissetme ya da kendini herhangi bir şekilde oyalayan benzer şeyleri bir yüzeye ya da bir şeye aktarım ihtiyacı duyar. Bunu bazen bir resme, bir heykele, bazen bir yazıya, bir şiire, bazen de başka üretimlere aktararak kendini onlardan kurtarmanın yolunu ...

Terimler / Siyaset, Yönetim, Sanat
Mehmet ÇOBAN


Türk Dil Kurumunun sözlüğünde terim sözcüğü “Bir bilim, sanat, meslek dalıyla veya bir konu ile ilgili özel ve belirli bir kavramı karşılayan kelime, ıstılah” olarak geçmektedir.

Bu yazımızda terim sözcüğünün kapsamında, siyaseti, yönetimi, sanatı dolaylı veya dolaysız ilgilendirmiş bazı tanımlardan söz edeceğiz.

Siyasetin yönetime, yönetimlerin sanata etkileri veya tam tersi sanatın yönetime, siyasete etkileri bazı yönleriyle ele alınacaktır.

İnsanlar toplumsallaşmaya başladığı andan itibaren önlerine çıkan en büyük sorunlardan biri yönetme, yönetilme sorunudur. Yönetme, yönetilme sorunundan kaynaklanan siyaset olgusu ilkel toplumlardan itibaren insanı, insanlığı meşgul etmiştir.

Tarih okumalarımda rastladığım Hz. Musa’nın dönemini anlatan ayetlerdeki bazı terimler günümüzü de ilgilendiriyor. Milattan Önce 13. asırda yaşadığı belirtilen Hz. Musa’nın kısa hikâyesinde, Musa kavmini Mısır hükümdarı Firavun’un köleliğinden kurtarıp özgürleştirmiştir. Musa hikâyesindeki mucizevî fantastik konular konumuz dışındadır. Musa’nın hikâyesini anlatan ayetler dört terimi öne çıkarır. Firavun, sihirbazlar, Haman, Karun… Öne çıkarılan bu terimler Mısır toplumunun üst burjuva yapısını oluşturmaktadır. Toplumun alt katmanında Mısır halkı ve köleler vardır. Mısır toplumunun üst burjuva katmanını oluşturan bu dört grup, o günün siyasetini, yönetimini, inancını, yaşamını ve tüm sanatsal değerlerini etkilemiştir. Bugün Mısır Medeniyetinden söz ediyorsak, burjuva kesiminin günümüze kadar gelen kültürel değerlerinden söz ediyoruz demektir. Piramitler, heykeller, resimler, değişik.......

Bu Bir Rüyadır
Ali Naki DEDEOĞLU


Ey Sen!
Aşkın öte yüzü…
Toprağa ıramış güllerin solmuşluğu,
Dinmemiş sancısına saldığın çığlıklarda
Yine martılar kovalıyor günü
Olmadık vakit konukluğun düşüyor kapılara
Hani ben şiirce diyorum
Açlığın memesinden düşmüşçe
Kıssadan bi hasret paylıyorsun ki kendine
En kallavi sofraların lokması da yavan ekşiyor
Öznelenmiş yanına minnetlenerek
Aşk ‘’sencil’’ bilinir,  ......

Siyaset İlmi, Politika Sanatı ve Diplomasi
Naci GÜMÜŞ


“Politika, politikacılara bırakılmayacak kadar ciddi bir meseledir.

” Charles DeGaulle Siyaset; “Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış. Yurt Yönetimi” tanımlamalarıyla TDK sözlüğünde ifadesini bulursa da devlet işlerini düzenleme, yürütme veya memleket idare etmek büyük bir sanattır. Bu sanatın inceliklerini de politikacı bilir. Zira amaçlara ulaşma usul ve esaslarını her siyaset arenasında arz-ı endam eden bilmez, bilemez. Siyasetle politika birlikte anılsa da, birbirini anımsatsa da, çoğu zaman aynı şey olarak telaffuz edilse de kanaatimce aynı zeminde ayırt etmek lazım. Teori ile pratik gibi, söz ile davranış gibi bir farkla birbirlerine bakarlar. Siyasiler amaç belirler, belirlenen amaçlara ulaşma ise politik eylemlerle varılabilir. Siyaset ve politika kardeşliği diplomasiyi de etkilerse de, usta diplomatlara muhtaçtır. Özetle diyebiliriz ki siyaset bir ilim, politika bir sanattır. Lakin siyaset hilelerle, politika çok yüzlülükle kirlenmiştir. Temizleme veya temizlenme imkânı var mı, var.

Siyaset ilmi çok eski çağlardan beri bilinmektedir. Antik Hindistan’daki Vedik (Vedalar) metinlerden, Vedalar ki Hint Mitolojisinin 4000 yıl öncesine dayanan ilk kaynaklarıdır. (1) Yine çeşitli Budist metinlerde siyasete dair incelemeler ve çalışmalar yer alır. Hintli siyasî düşünür Çanakya (M.Ö. 350-283) siyasî düşünce, ekonomi ve toplumsal düzen gibi konuları ele alan “Arthashastra” isimli eseriyle bilinir. (2) Antik Yunan’da da birçok siyasi fikre rastlanır; gerek Homeros, Hesiodos ve Tukididis gibi erken dönem yazarlarının eserlerinde gerekse Efl atun ve Aristo gibi filozofl arın eserlerinde çok çeşitli siyasî fikir ve incelemelere rastlanabilir. Efl atun “Devlet” isimli eserinde kendi zaviyesinden ideal olan siyasi yapıyı anlatır.

Orta Çağ’da farklı siyasî görüşler ve din ile siyaset ilişkilerini ele alan çeşitli eserler ortaya çık....

Yedi Gün Yedi Gece
Kazım ŞAHİN.

geçmişindeki unutkanlık
gözlerindeki anlamlı derinlikte bırakıyor en uzun gölgeyi
bakışlarına yüklediğin küskünlük
kovacak ağaçlardaki kuşları akşam vakti
sular dinlese de seni sessiz
çağıran bir yüzün var hayatın kapısını açmaya
bildim acının zehre dönüşünü
kağıtta yaralı kalemin sızısı

çocukluğundan kalma dudaklarındaki ürperti.........

Sen Benim Sağ Elim Ol, Ben Senin Sol Elin
Mehmet BEŞERİ..


Kendimi bildim bileli okuyup, yazıyorum. O kadar çok değişik kitaplar okuyorum ki, görseniz hayretler içerisinde kalırsınız. Şiir, hikâye, roman, anı, tiyatro, deneme, tarih, siyaset, felsefe, ahlâk, sosyoloji… Aklınıza ne gelirse!

Bu kadar çeşitli kitap okumamın birkaç sebebi var.

Biriincis; bir arı, ne kadar çok çiçek dolaşırsa, o kadar iyi bal yapar. Ben de kendimi bir arı gibi sayıyor, ne kadar çok değişik kitap okursam, fikir balımın o kadar gelişkin ve kaliteli olacağına inanıyorum.
İkincisi; okuduğum her kitabın, yazma eylemimi geliştirip olgunlaştıracağı kanaatindeyim.
Üçüncüsü; bu kitaplar sayesinde evreni, doğayı, diğer canlıları ve tabii ki insanları daha iyi tanıyıp, anlayabileceğimi zannediyorum.
Dördüncüsü; her insanın, birilerinden alıp, diğerlerine aktaran bir aracı olması gerektiğini savunuyorum. Yani, okumak, okuduklarını harmanlamak, sonra bunu en uygun şekilde diğer insanlara aktarmak.
Beşincisi; arıyorum. Neyi mi? Belamı değil herhalde? En güzeli, en doğruyu, en iyiyi… Okuduğum her kitapla bu hedefe biraz daha yaklaştığıma eminim. Bir gün amacıma ulaşacağıma kaniiyim. Ne zaman mı? Ölünce. Çünkü insanın hakikati arama mücadelesi, ancak terk-i diyar edince biter.
Altıncısı; Mao’dan bir Çin atasözü okumuştum: Kendini ve düşmanını iyi tanı, kendini ve düşmanını ne kadar iyi tanırsan, yenilmeden bin s a v a ş verebilirsin. Sizleri bilmem, şahsen küresel sermayeye, tekellerin........

Siyaset Üzerine: Bazı Düşünce Başlıkları
Veysel ÇAMLIBEL


Siyaset, çok sözünü ettiğimiz ama üzerinde enine boyuna düşünmediğimiz, günlük yaşamımızda yer tutan önemli bir kavramdır. Bu kavramı, toplumun sorunlarını çözmeyi amaçlayan bir faaliyet olarak görür, öyle algılarız. Bizdeki yaygın algılamaya göre toplum kendi sorunlarını ve çözümlerini bilmez / bilemez; siyaseti, eğitim görmüş, yönetmeyi bilen, onu meslek edinmiş profesyonel kimseler yürütür, gerçekleştirir. 

Hır Çıkartan Bir Tarihin Önünde
Muzaffer SARIGÜL


tanrılardan önce doğmuşuz
sınırlar, savaşlardan sonra
tüfek tüfekliğini bilmediğinde
insan, insanlığını

ah yarkuz kokulu ninnisiyle ninem
hala çocuğuz işte, ah sakar kalp hırsızı
ömrümüz ki bir avuç çatapat
aynanın işi sır saklamak
şairin işi kabuğu kaldırıp yaraya bakmak
bütün aşklar bakımsızlıktan ölüyor işte
biz tutup yüreğimizi çırparken sokaklara.

hır çıkartan bir tarihin önünde.....


Demokrasi, Azınlık Haklarını Koruyup Gözetme Rejimidir
Mim Yavuz BİNBAY


Demokrasi ne çoğunluğun azınlık üzerine nede azınlığın çoğunluk üzerine tahakküm rejimidir.

Demokrasi çoğunluğun ve azınlığın temsil edildiği, çoğunluğun azınlıkların haklarını tanıma ve yasaların uygulanmasında bu haklara uygun davranma rejimidir.

Demokrasilerin temel ilkesi azınlığın kayıtsız şartsız çoğunluğa uyması değil, çoğunluğun azınlık haklarını koruyup gözetmesiyle işlerlik kazanır.
Demokrasi sadece bir seçim rejimi değildir. Seçimlerin yapılabiliyor ve bu seçimlere birçok partinin katılabiliyor olması veya iktidarların seçimle değişmesi tek başına bir demokrasi göstergesi değildir. Unutulmaması gerekir ki geçtiğimiz yüzyılda katliamlar uygulayan partilerde seçimle iktidara gelmişlerdi.

Osmanlı imparatorluğunda 1914-15 katliamının siyasal sorumlusu seçimle işbaşına gelmiş olan İttihat ve Terakki partisidir. Almanya’da Hitler Nazi partisiyle, İtalya’da Mussoloni Nasyonalist Sosyalist partisi, Irak’ta Saddam Baas partisiyle seçimle iktidara gelmişlerdi. Seçimle işbaşına gelmiş olan bu partiler uygulamalarıyla insanlığa karşı bir suç olan katliamlarla uluslararası mahkemelerde yargılanmış ve mahkûm olmuşlar.

Azınlığın belirli bir zümreyle (üniformalı veya ekonomik) çoğunluk üzerine tahakkümüne Faşizm veya oligarşik dikta denir. Çoğunluğun azınlıklar üzerine tahakkümü de güçlüler hukuku uygulamalarıyla bir diktatörlük rejimidir. Baskıcı, hakları yok sayan, belirli bir halkı, zümreyi, kültürü, dini hedef alarak baskı ve yasaklar uygulayanın azınlık veya çoğunluk olması veya seçimle veya başka yöntemlerle iktidara gelmiş olması rejimin karakterini değiştirmez. Kendisi dışındaki tüm grupları hedef alarak baskı uygulayan rejimler totaliter rejimlerdir. Baskı ve yasaklar totaliter rejimlerin belirgin karakteristik özellikleridir.

Batı (occidentale) tipi devlet yapılanmaları hukuk devleti yapılanmalarıdır. Hukukun üstünlüğü ilkesi devlet yapılanmasında tartışılmaz temel ilkelerindendir. Devletin tüm yapılanması hukuksal yapılanmanın denetimindedir. Hukuk devletlerin.......

Güz Çocuğuyum
Döndü AÇIKGÖZ.

Gitmelerin zamanı geçti yağmur dindi çoktan
Bir dağın eteklerine bağlı yürüdüğün köprü
Mavi kapılardan çekiliyor intihar yüzüm
Seni çalıyorum bütün zamanlardan
Bulutları alıp salmışlar ardıma
Öyle  kalabalık yüküm......

Orta Doğu’nun Abisi Kim Olabilir?
Özcan BAHADIROĞLU.


Fransız ihtilalinden sonra peyda olan milliyetçilik ve son yüzyıld inşa edilen ulus devletlerin “ırkçı, ayrımcı” bir tohumu tüm coğrafyaya ektiğini söyleyebiliriz. Herkes miktarınca bu zehirden soludu.....

Tarım ve Siyaset
Mustafa KOZAN.


Ulusal ekonomi üç sektörden meydana gelir. Sanayi sektörü, tarım sektörü ve hizmetler sektörü. Bunların içerisinde en önemlisi tarım sektörüdür. Tarım sektörü birinci sektördür, olmazsa olmazdır. Tarım sektörü yoksa diğerleri de yoktur. Üzerimize bir bakalım. Belimizdeki kemerin tokası hariç tamamının kaynağı tarımdır. İnsanların hem beslenmesini hem de giyinmesini bu sektör sağlar. Bu denli önemli olan tarım sektörü haliyle siyaset ile iç içedir,yakında ilgilidir......

Kıbrıs ve Dünya Siyaseti
Fahriye İPEKÇİOĞLU..


Kıbrıs hiçbir tarih ve zamanda Yunan idaresi altında bulunmamıştır. Osmanlılardan önce Katolik Venedik idaresi altında ezilen Ortodoksların başpiskoposu dahi sürgün hayatı yaşamaktaydı. Bu zalim ve adaletsiz idareden de ancak Osmanlıların adaletli yönetimine geçmekle kurtulacaklarına inanmış olan Ortodoksların başpiskoposu İçel beyi aracılığı ile sultan 2. Selim’i Kıbrıs’a davet etmiştir.

Bu davet üzerine 1570-71 tarihleri arasında elli bin şehit verilerek Osmanlılar tarafından alınmıştır. Kıbrıs’ın fethi sırasında Kıbrıs halkı da Osmanlı ordusuna yardım etmiş böylece halk zulümden ve işkenceden kurtarılmıştır.

Kıbrıs’ın fethinden sonra da zamanın yasalarına ve usulüne uygun olarak Anadolu’dan her on haneden bir hane halkı olmak üzere yaklaşık dört bin kişi bütün mal ve eşyalarıyla Kıbrıs’a gönderilmiştir.

Osmanlıların Kıbrıs’ı Venediklilerden aldıklarında orada yaşayan tüm insanları eşit saydıklarını ve koruduklarını göstermesi bakımından Kıbrıs fatihi padişah 2. Selim’in aşağıdaki fermanı bu konuda oldukça anlamlıdır. Bu ferman padişah 2. Sultan Selim tarafından beylerbeyi ve kadıya hitaben yazılmıştır. İnsan haklarından fazlaca söz eden Avrupa’nın da Kıbrıs beylerbeyine, kadısına ve defterdarına gönderilen bu fermanı tarihi inkâr etmemek açısından iyi öğrenmeleri gerektiği kanısındayım…

“Kıbrıs adası ki bizim kuvvetimizle fetih olunmuş bir memleket ki bu memleketin halkı zayıf düşürülmüştür. Bundan böyle bu halka zulüm ve tecavüz edilmeyip adalet üzere hareket edilmeli. Gerek vergi tahsili, gerekse sair hususlarda onlar korunmalı, kendilerine kuvvet verilmeli ki memleket ve vilayet mamur ve abadan olsun. Bu hususta her biriniz bizzat alakadar olunuz, halkı himaye eyleyiniz, kimseye zulüm ve tecavüz ettirmeyiniz. Asla adaleti elden bırakmayınız ki; adaletin hüküm sürdüğü bu ülkede halk huzur ve sükûn içinde ticaretleriyle alakadar ol......

İslam Dini ve Siyaset
Mehmet YAZICI.


Siyaset, toplumları yönetme sanatı ve idare etme tekniği demektir. Din ise, Allah’ın (c.c) insanlara mutlu olmaları için gönderdiği kurallar bütünüdür. Onun içindir ki, ne dini siyasetten, ne de siyaseti dinden ayırabiliriz. Zira her iki sinin de ortak konusu ‘insandır.’ Hemen yazımın başında şunu belirteyim ki, ikbal ve menfaat peşinde koşarken, dini değerleri şahsi çıkarları için kullanmak ve bu manevi güzellikleri kişisel beklentileri uğrunda harcamak, insanlığa yapılmış en büyük zulümdür ve ilahi adalete karşı gelmektir. Lakin insanoğlu bu adaletsizliği ve dini değerlerin istismarını, tarih boyunca hep yapmıştır. İslam dini, hayat mücadelesinde ve siyasi makamlara gelindiğinde adalet ekseninde, kulun hal ve tavırlarını açık ve net olarak belirlemiştir. Oysaki ilahi kaynaktan beslenen “dini değerler” insanların mutlu olmaları için kullanılmalı, şahsi çıkarlara vasıta edilmemeli..

Aşk Sancısı
Ercan KAPLAN.


Düşlerimde büyütürdüm sancılı aşk şarkılarını
büyürdü gizemli bahçelerinin kokusuyla
çiçeklerin de solması imkânsızlaşırdı ezginin aşk sesiyle
karşılıklıydı her şey belki / ama
aşk şiirimde değil
şarkımdaydı
susardım sen gelince
ıslığımla ıslanırdı çiçeklerim
mesele solmamaksa
en diri meme uçlarıyla davet verirdi
bal yapacak arıya....

Türkiye’de Kamu Çalışanlarının Sendikalaşma Süreci: Birinci Dönem
Turgut ÜZÜM

 
Tüm dünyada ve ülkemizde kamu çalışanlarının (memurların) örgütlenmesi ve sendikalaşma süreci işçilerden çok daha sonra başlayacaktır. Bunun nedeni: okur yazar oranının düşük olması, yasaların uygulanması, vergilerin toplanması, yargılama, asker alma ve asker toplama gibi görevleri yerine getiren memurların diğer toplum katmanlarından ücret düzeyi, statüko, dokunulmazlık gibi ayrıcalıklara sahip olduklarındandır.

Osmanlıda isminde memur geçen ilk örgüt; Bağdat Demir Yolları Memurin ve Müstahdemin Cemiyeti Ukuvvetkarisi’dir. Bu örgüt, demiryolunda çalışan işçiler ve düşük maaşlı memurların maaşlarının yükseltilmesi ve olumsuz çalışma koşullarının düzeltilmesi amacıyla 18 Ağustos 1908 tarihinde greve gider. .

Dağ Çiçeği
Sema Nur KABAKÇI


Yalnız mısın?
Sessizlik korkutuyor mu seni?
Yalnız mı bıraktılar seni o dağ başlarında?
Üşüyor musun rüzgârın hırçın sesinden?
Peki!  Bazen ağlıyor musun seni unuttuk diye?
Korkutan karanlıkta, bu sessizlikte,
rüzgârın seni yanına alıp savurmasından,
bitip tükenmeyen korkulardan rahat durabiliyor musun yerinde.
Hani gün olur da seni gelir biri koparır diye,
hani belki sıcacık bir ellerde olurum umuduyla  
                                                                bakıyor musun geleceğine? ........

ÖTEKİLER BİZİZ

Yörükler


Çok renkli çoğrafyamızın dağ çiçeği olan yörükler
                                                      en yüksek tepelerde bir ceylan gibi
                                                                                 oradan oraya göçerken sistemlerin
                                                       varlığına hiç aldırmadan
 özgürce yaşamaya devam ediyorlar.

Yörükler ve Osmanlı Devleti
Murat DEMİR..


Sosyal Antropoloji açısından yerleşik hayata geçen Türk’e; “Türkmen”, transhümans (konargöçer) halindeki Türk’e de “Yörük” adının verildiğine antropologlar hem fikirdir. Genelde Yörüklük, ekonomik uğraşının, hayat tarzına dayalı olarak gelişen beşeri bir durumdur. Türkler için göçerlik ve hayvancılık birleştiğinde Yörüklükte başlamış oluyordu. Bu durum Ege kıyılarından başlayarak, Toros dağlarının kuzey ve güneyine dağılmış olarak Kahramanmaraş-Gaziantep bölgesine kadar yayılır. Anadolu’ya gelen Yörük topluluklarının özellikle Maraş, Honaz, Anamas, Pırnaz, Kastamonu ve Kütahya gibi sıklet alanlarda birikip çevre bölgelere yayıldığına tarihi belgelerin ışığında da tanık olmaktayız.(1)

Osmanlı toplumu başlıca iki kısma ayrılırdı. Bunlardan birincisi yerleşikler (köy-kasaba-belde-şehirde oturanlar) ikincisi de göçebelerdi. Taşra hayatının en önemli unsuru konargöçerlerdi.

Konargöçerler, Osmanlı nizamnamelerin de ayrıntılı olarak kayıt altına alınmıştır. Konargöçerlerin en büyük özelliği aşiret yapılarından kaynaklanmaktadır. Ana üretim alanları hayvancılıktı. Resmi Osmanlı belgelerinde-cemaat- adıyla kayıt altına alınan konargöçerler oba adını verdiğimiz çadırlar topluluğu da (sosyolojik açıdan) vasıflandırabiliriz. Konargöçerlerin ekserisi Yörük (cemaat-i etrak) obalarıydı. Yörük obaları kıldan veya keçeden çadırlarda yaşarlardı.(2) Yörüklerin temel geçim kaynağı yaylacılığa bağlı hayvan yetiştiriciliği ve yaylaklar ve kışlaklar arasında geçen bir yaşam tarzıdır. Yörükler yazın serin, suyu bol ve otlakları yeşil yüksek alanlara, kışın ise daha sıcak bölgelere inerlerdi. Yaşam tarzlarının en büyük özelliklerinden birisi de ihtiyaçlarını kendilerinin gidermesi–kendilerine yeten-insanlar olmasıdır.  Kara ulaşımını tekellerinde bulunduran Yörükler aynı zamanda Osmanlı ordusunun da en büyük at ve deve yetiştiricileriydiler. İç Anadolu’da Atçeken Yörükleri ve Halep Yörükleri geçimlerini bu yönden yetiştiricilikle sağlarlardı. Osmanlı Devleti’nin kurucu unsu........


Geçmişten Geleceğe Köprü

İzmir Aliağa’da Yeni Bir Antik Kent Ortaya Çıkarılıyor
Meryem Feza CAN


Antik KYME kenti, Aliağa’nın Çakmaklı Köyü yakınındadır. İzmir- Aliağa karayolundan ilerlerken Aliağa’ya 4 km kala soldaki sarı bir tabelanın arkasından gittiğinizde deniz kıyısında şipşirin bir ören yeri karşınıza çıkar. Çevresindeki sanayi yapılarının arasına sıkışmış ve şöyle bir bakıldığında görkemi hemen keşfedilen bu ören yeri, Aiolis Bölgesinin en büyük kenti olan Kyme’dir.

Bölgede İlk kazılar Çekler tarafından yapılmıştır ve 1952 yılında Doktor Baki Örgün yönetiminde kazılar sürdürülmüştür. Buluntular İzmir Arkeoloji müzesindedir. Aliağa’nın güney batısında, günümüzde Nemrut Koyu denilen Namura koyundadır. Aiolis’in en büyük kentlerinden biri olan Kyme’den antik tarihçiler, Phrikonis veya Phrikontis olarak da söz etmişlerdir. Bu kentin İtalya’daki Kymai, Makedonya’daki Kyme kentleri ile bağlantısı olup olmadığı bilinmemektedir. Kyme sözcüğü Hellen dilinde bir anlam taşımamaktadır. Bununla beraber Prof. Bilge Umar, Luwi-Pelasgas dilindeki “Ana Tanrıça’nın kenti” anlamındaki Kama’dan türetildiğini söylemektedir.

Batı Anadolu’da kurulun 12 Aiol kentinden biri olan Kyme Antik Kentinin kuruluş tarihi hakkında net bir bilgiye sahip olunamamakla birlikte eldeki buluntular ve antik kaynaklardan yola çıkılarak yaklaşık M.Ö. 1046 yıllarına bir tarihleme yapılabilmektedir. M.Ö. VIII yy.da Kyme halkının deniz yolu ticareti yaptığı, denizcilik ve ticarette de ne denli iyi oldukları ünlü Şair Hesiodos’un ‘Hesiodos, Yunan didaktik şiirin babası diye anılan ünlü ozandır. M.Ö. 8. yüzyıl (700 yılı) dolaylarında yaşadığı düşünülmektedir. Yoksul bir çiftçinin oğludur. Aiolia’nın Kyme şehrinden, Yunanistan’da Boiotia’nın Askra şehrine göç etmiştir. Efsaneye göre, He.....


Yerel Yönetimler 

Kalite: Bir Yönetim Ekolü mü yoksa Geçici Bir Moda mı?
Turan KUTUCUOĞLU..


Kalite en basit olarak çağdaş yönetim ilke ve uygulamalarının ortak adı olarak tanımlanabilir. Günümüzde gerçek sözlük anlamından-vasıf ya da nitelik- çok daha geniş kapsama ulaşan kalite, orijinal sözlük anlamı kullanılarak en yalın hali ile “Yönetimin Kalitesi” şeklinde ifade edilebilir. Temel prensip, kurumlarda sürekli iyileştirme faaliyetleri ile kurumsal mükemmelliği yakalamaktır. Amaç ise merkezde müşteri memnuniyetini tutarak, toplumsal ve çevreye yönelik sorumlulukları da kapsayacak şekilde, sürdürülebilir kârlılık ve rekabet avantajı elde etmektir. Kalite, gücünü kurum vizyonunu paylaşan, net tanımlanmış hedeflere tam motive olmuş, ekip ruhu ile çalışan, hedefleri gerçekleştirmek için yeterli şekilde bilgi, donanım ve yetkiye sahip iş gücünden alır.

Ülkemizde de çok “popüler” hale gelen kalite olgusuna hemen hemen el atmayan kurum yok gibi gözükmektedir. Özel kuruluşlar, hastaneler, okullar ve nice belediyelerimiz... “Kaliteyi başardık”, “Filanca kurum kalitesini tescil ettirdi.”, “Toplam Kalite Yönetimini uyguladık.” şeklindeki söylemler, bir senede kalite hedef ve standartlarına ulaştığını iddia eden kurumlarınız, gerçekten de kalitenin yanlış anlaşıldığını, sadece bir moda, geçici bir heves ya da zorunluluklardan dolayı göstermelik olarak yapılan bir takım faaliyetlerden başka hiçbir şey olmadığını anlamaya yetiyor.

Bunu söylerken, çağdaş yönetim prensiplerini hakkıyla ve samimi olarak uygulayan, kalitesi dünya çapında ödüllere layık görülmüş sayılı kurum ve kuruluşlarımızı ayrı bir köşeye koyuyoruz.

Bu farkı bilimsel olarak gösterecek çalışmaların var olduğunu umuyor ve bu kısmı üniversitelerimize bırakıyoruz. Ama bir vatandaş olarak kalitenin vaat ettiği iş sonuçlarından sıra dışı performans, çalışanların ve müşterilerin memnuniyeti, sınıfının en iyisi olan kurumların performansları ile kıyaslanabilirlik vb.-haberim ........

Bu Mektubu Sana Yazdım
Mahir ADIBEŞ


Bu gün benim doğum günüm anne!..

Hüzün çöktü içime, vakit çok geç,
Sesin kulağımda, sen ister gel ister gelme.
Zamansız geldi şu akılımdaki genç,
Gece yarısını geçti, uyku girmez gözüme.....
..

Bir Varmış Bir Yokmuş

Yaşlı Adamın Eldiveni
Asuman MEMEN


Yaşlı adam karlı ve soğuk bir günde kızına gitmek üzere yola koyulmuş. Yolda burnunu silmek isterken çıkarıp cebine koyduğu eldivenini düşürmüş. Düştüğünü fark etmemiş. Bir hayli yol aldıktan sonra tekrar burnunu silmek isterken eldiveninin yerinde olmadığını görmüş. Düşürdüğünü anlamış ama geri dönüp eldivenini aramaya da çok üşenmiş.

Tam o sırada başının üstünde bir karga belirmiş. Karga eldivenini ona getirebileceğini ama karşılığında bir avuç mısır istediğini söylemiş. Yaşlı adam karganın isteğini kabul etmiş. Karga hemen uçmuş gitmiş ve eldivenle dönmüş. Eldiveni yolun kenarındaki ağacın en üst dalına asarak, şöyle demiş; “Bu eldiveni almak için yarın bana bir avuç mısır getirmelisin.” “Tamam” demiş yaşlı adam, “Mısırını yarın getiririm.”.....


Ateş Düştüğü Yerde Kalmaz

O Gece Her Şey Soğuktu
Selahattin GEZER


Akşam ezanı minarelerden yükselirken, elleri cebinde yağmur altında yürüyordu… İçinde yalnızlığın dolmaz boşluğu; bu boşluğun girdabında onu çembere alan duygularının işkencesi vardı. Yüreği sıkılıyor, gözleri farkında olmadan, gelip geçenlere yalvarırcasına bakıyordu.

Çevresinde bütün varlıklar soğuktu; şekiller, solunan hava… Zaman köprüsü buzlaşmış; çaresiz, bitkin ayakların taşıdığı insanları titretiyordu… Ablasına gitmeyi düşünüyordu. Ona dertlerini döker, az da olsa yalnızlıktan kurtulurdu. Koca Mustafa Paşa’dan, Vidin caddesine saptı. Yağmur iyice, parkesi ve paçaları sırılsıklam olmuştu....


Herkesin Bir Hikayesi Var

Her Şey Aşk İçin
Ahmet ŞAHİNER


Kısa boyu, kendine güvenen kararlılığıyla aceleci bir tarzda konuşuyor:
“Her şey aşk için, bana inanın her şey aşk...”
Sözünü tamamlamadan geriye doğru hız alacakmış gibi adım atıyor. Vücudunda ileri doğru fazlalık gibi duran göbeğini içeri çekip tekrar dışarıya, kemerinin üzerine bırakıyor. Dudağının hemen altında küçük bir tutam kızıl kıl demeti olarak duran sakalını iki parmağıyla kavrayarak sözüne hız veriyor:

“Aşk olmasaydı bana bunu kimse bıraktıramazdı. Cahide söyledi diye bıraktım. Salt o istedi, o mutlu olsun diye. İnsan âşık olmalı kardeşim, yaşı başı yok bu işin.

” İbrahim’i eskiden beri tanırım. Kafasına koyduğu şeyi mutlaka yapar. Israrcı olduğu kadar akılcıdır. Arkadaşlığı paylaşımcı, dostluğu güven vericidir. Yanlışlarından dönmesini bilen, yaşadıklarını acımasızca ve cesaretle sorgulayabilen ne kadar insan var ki çevremizde, düşüncede ve eylemde hareketli biri. Hareket etmeyi seviyor. Yanlışlar yapması belki bu yüzden. Ama yanlış yaptığını kavradığı an öz eleştiri ilkesini işletmeyi, kendisini acımasızca yargılamasını bilir.

Geçenlerde birlikte dişçiye gittik. Yolda bombayı patlattı: .....


Her Şeyi Değiştiren Bir An
Ayşe MANAV


Her birimiz ölüm ve yaşam arasındaki köprüde asılı duran o incecik çizginin üzerinde gidip geliyoruz. Sendelesek düşeceğiz belki de. Tam düştüm dediğimiz anda tekrar dengeye kavuşup yolumuza devam edeceğiz yaşam çizgisi üzerinde.

Günler her zamanki gibi sıradanlığı içinde geçiyordu. Herkes telaş içinde bir şeyleri yetiştirme çabası içinde koşturuyor, bu telaşın içinde neleri kaybettiğimizin ya da kazandığımızın farkına varamıyoruz. Hayat bazen en acımasız hali ile sivri dişlerini bizlere göstermekten hiç çekinmiyor, öyle zamanlarda her anın ne kadar değerli olduğunu anlıyoruz.......


Çocuk Uykusuna Doymayan Çocuk
R. Sinan AKBAŞA
K

Cam bir kere daha vuruldu… Biraz hiddet barındıran sert bir sesle “Hâlâ kalkmadın mı?” diye bağırdı babası. Kalkmıştı aslında… İsyanların, itirazların arasında doyumsuzlukları barındıran uykusundan... Doyumsuzlukları barındırıyordu, çünkü yatalı daha birkaç saat olmuştu. Doyulmuyordu çocukken çocuk uykusuna. Kalkış sebebinden de nefret ediyordu ama kalkmıştı hatta giyinmişti. Üstelik o hiç ısıtmayan, sadece yağmurdan koruyan masa muşambası gibi yağmurluğunu da giymişti. Ama çocuğun çocuk uykusu ağır bastı. Şeytan “Gir yatağa, biraz daha yat.” dedi... “Gir, sadece on, bilemedin on ikiye kadar say, sonra kalk, o kadarcık… Yatağın tadına biraz daha bak.” dedi… Girdi, o kısacık saniyelerde yeniden uyumuş ve laf işitmişti. Kalktı… Sabah ezanı okunuyordu. Hüzünlü gelirdi sabah ezanı ona… Sanırım kendine acıyordu en çok.

Hayatının hatırladığı her döneminde sabah ezanı onun için hüzün duygusu olmaktan çıkmadı. Hep aynı hüzün ve acı arası duyguyu yaşadı sabah ezanında… “Çocuk niçin kalkıyor, çocuk uykusundan?” derseniz… Gazete satılacak. Yani önce Beykoz merkeze gidip ana bayiden teslim alınacak sonra kundura fabrikasının önüne gelerek satılacak. Bu arada ev, Beykoz, fabrika üçgeninde kullanılan bir araç var. Yol uzun yük ağır olduğundan biraz tarif biraz el yordamıyla üretilmiş. Ön tarafında iki bisiklet tekerleği ve arasında bir sandık, arkası yarım bir bisiklet, kapaklı, üstü muşamba kaplanmış içine su girmiyor ama ön ağır arka hafif… Çok hafif… Nerdeyse bütün işçiliğini de çocuk uykusuna doyamayan çocuk yapmış… Bu arada imalatında fren yok, yapılmamış. Çeşitli denemelerden, sol ayakkabının tabanını tekerlekle şase arasına bastırıp durdurmaya çalışmalarda yanan ayaklar, altı eriyen ayakkabılardan sonra bir demirciye tarif ederek yaptırılan bir mekanizması var. L şeklinde bir demir, ortasından gövdeye bağlı bir cıvata yardımıyla ama hareket edebiliyor… Altına da araba lastiğinden kesilmiş bir parça monte edilmiş… Ön tarafından kuvvetle aşağıya doğru bastırdığınızda alttan tekerleğe baskı yaparak durduruyor… Tekerleği durduruyor ama araba yüklüyse onu durduramıyor. Fizik kuralı bu, sana uymak zorunda değil. Frenin gücü çocuk kadar, gitmek isteyen araba yüz elli kilo. Bu yüzden boşsa duruyor da doluysa umutsuz… Ve ...


Hakkari’de Bir Zaman
Atila ER


hakkari’de kar yüklü, doğu yüzlü bir gecede
zapsuyu boyunca akıyor beyaza sığmayan anlam
yalan, bütün bildiklerim külliyen yalan; biliyorum
rüzgar ekmişler hep, fırtına biçeceklerini bile bile
ey isyan! bunca zaman nasıl da öksüzdü bu coğrafya
dağlardı her daim kardelenlere sahip çıkan ......


Bir Şiir, Bir Aşk, Bir Unutuş
Abide AKTAR

Gecenin karanlığında önümde aniden beliren ışık seline akıyorum. Beynim patlayacak gibi. Öyle çok düşünce birikmiş ki içinde, artık beynime sığamıyorum. Düşünceler akıyor dört bir yanımdan. Geçmişten sızan, bugünü taşıran–taşıyan düşünceler. Bir yanımdan geçmiş geri gelirken, öbür yanımdan gelecek akıp gidiyor. Tan yeri ağarırken tüm düşünceler de Tanrı silgisiyle siliniyor, gerçekler çarpıyor göz bebeklerime.....

Sanık
Zeki HAFIZOĞULLARI


Sanık olmak zor iştir
Hele bir de suçun yoksa
Anlatamazsın kimseye derdini
Gözünün içine içine bakarlar
Acırlar
Bir an gelir
Taşımaz başını omuzların
Gerçeği bir sen bilirsin
Çıldırırsın
Susarsın
Cesur olmak istersin ....


Aktivistler

Allah’ın Askerleri
Ümit Yaşar IŞIKHAN


Azalıyoruz...
                 Sürekli azalıyoruz...
                                             Buna karşılık diyalektik olarak mutlaka karşılığında bir şeyler çoğalıyor...  
Hüznümüze karşı sevinç gelmeli…                                       
                                                   İşkenceye karşı direnç Savaşa karşı barış…  

Açlığa karşı  doygun bir hayat Baskı ve sömürüye karşılık, gelişmiş bir demokrasi Ağıtlara karşılık, kavuşma ve sevinç çığlıkları..  
Yalnızlığımıza karşılık çoğalmalıyız aslında..
Belki de bütün bunlar olurken biz farklı bir mevsimde , farklı boyutlarda  ve farklı bir hayatın izlerini sürüyoruz.

Az önce dostum buradaydı. Az önce Homeros, beyaz bir yele sarılmış  atların sularındaydı meles çayında...
Az önce Köroğlu geçti, Dadaloğlu, Rahvan bir Küheylan.. Pirsultan, kuşanmış haklının ve mazlumun  umudunu, kızıla  boyanmış al kanlardan ve Mevlana Celaleddin-i  Rumi geçti  ağır ve sessiz ve derin bir tütsünün, semaya yükselen dumanından..Yunus Emre, Taptuk Emre oturuyordu ufukların sedir ağacından gölgesine... Ahmedd-i Hani’in yorgun sesi dolaştı tepemizdeki hüzünlü rüzgarda... Mahsuni  Şerif, Ruhi Su ufuklara bakıp konuştular, hayatın uzun soluğunu; Nazım baba dokundu hasret sözcükleriyle bu topraklara..
Hızla dönüyor dünya..
Hızla geçiyoruz penceresinden hayatın…
Ve hızla terk ediyor bizi  umudun renkleri..

Azalıyoruz..

Tevfik Fikret geçti Haluk’un defterinde; yarım kalan aşklarını yoksullara dağıtarak...
Halikarnas geçti  deli bir yelkenlinin arkasında... ....


Edebiyatımızda Vefa İstasyonu

Çukurova’dan Evrensele Yaşar KEMAL
Ferhat İŞLEK


Asıl adı Kemal Sadık Gökçeli olan Yaşar KEMAL, yalnızca ülkemiz edebiyatı için değil, dünya edebiyatının da önemli bir ismidir. Çukurova’nın değerlerinden, kültüründen yola çıkıp, dünya edebiyatının önemli bir yazarı olma sürecinde oluşturduğu o büyük yaşamda; destanlardan, söylencelerden, ağıtlardan, deyişlerden oluşan halk kültürünün yanı sıra; hayata tutunmaya çalışan insanların, baskıların, nice çelişkilerin onda oluşturduğu derin izleri görmek mümkün.

Yaşar Kemal,1923 yılında Kadirli’ye bağlı bir Türkmen köyü olan Hemite Köyü’nde doğmuştur. Daha küçük yaşlarda onu yaşamı boyunca etkileyen olaylarla karşılaşır. Köyünde ilkokul diploması alan ilk kişi olur ve Kadirli’deki ortaokula devam eder. Bu arada bir kaza sonucu sağ gözünden olmakla kalmayıp, babasını da kaybeder. Bütün bu yaşadıkları onu okuldan alıkoymaz ama bir şiiri yüzünden hapis cezası alır, ardından okuldan atılır.

Adana’ya geldiği yıllardan sonra ırgat kâtipliği, öğretmen vekilliği, arzuhalcilik gibi birçok işte çalışmaya başlar...
.

Olmadı
Yunus DARBOĞAZ


Zamanında Sefer dayıların evinin altındaki yamaca kanal yapılarak, Karakaya Deresinden değirmene su bağlanmış. Kanalın bitimine yerleştirilen kocaman oluktan aşağı hücum ederdi su. Çarklara çarpar, değirmen taşlarını döndürürdü. Sefer Dayı izin verdikçe, su uğultusu ve değirmen taşlarının sürtünme sesleri arasında buğday tanelerinin una dönüşünü izlerdik. Değirmen çalışmadığında kanal tahta setle kapatılırdı. Su yatağı kuruyup, oluktan su akmaz olunca bize gün doğardı. Burası gizlen guk guk, kovboyculuk  oynamak için biçilmiş kaftan gibiydi.

Oynamadığımız zamanlarda Dedebey abinin teşviki ile resim, karikatür yapardık. Kanalın orda çimenlere uzanıp kitap okurduk. Orta ikinci sınıfta olmalıydım. Meşayık’ın verdiği İnce Memed’i okumaya başladım. İnce Memedin cehalete, sefalete, Abdi Ağa’ya başkaldırmasından çok etkilenmiştim. Arkasından Sarı Sıcak… Sıcacık Çukurova öyküleri... Öyle yakın ki insana sanki evimizin içinde geçiyor öyküler. Orta üçüncü sınıfta Türkçe öğretmenimiz Rıza Turhal, Teneke’yi sınıfta okutmuştu. Gelirken bir kahraman gibi karşılanan, sürüldüğü yere teneke çalınarak gönderilen genç kaymakamı. Çeltik Ağalarıyla mücadelesinde; yoksul, çaresiz insanların yanında yer alan genç kaymakamı… Sonrasında bütün sınıf yoksulların, ezilenlerin yanında yer almaya başlamıştık....

Anadolu Mozaiğinin Sevdalısı Bir Bilge: DR. Cemşid BENDER
Zeki BÜYÜKTANIR


İnsanı insan yapan öğelerin başında onur, erdem gibi kavramlarla birlikte onun düşünsel yapısı, dili ve yazma yeteneği geliyor. İnsan; düşüncelerini, konuşma, kavrama yani dil ile sonra da yazı ile geliştirmiştir. O, bilgelik yolunda adımlarını atarken kemdini belgesel çalışmalarıyla kanıtlamıştır da.

O, Anadolu sevdalısı bir bilgedir. Mezopotamya ve Anadolu mozağine ait son yapılan kazı raporlarına eğilerek antikçağ tarihini aydınlatmaya kendisini adamıştır. Bugün de bir delikanlı enerjisi içinde bu çalışmalarını sürdürmektedir.

1927 yılında Konya’da doğmuş Cemşid Bender. 1950 yılında İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş. Paris’te doktorasını yaparak altı yıl bu kentte kalmış, on iki yıl kadar da Norveç’te bilimsel çalışmalarını sürdürdükten sonra İzmir’e yerleştirmiştir.

“Aynı kuşaktanız.” diyor konuşurken.
“Evet diyorum. Kelaynak gibi kaldık.
” Bir anı ile başlıyor sözlerine: .......

A. Neyzar Karahan Etkinliği (29 Ocak 2015)
Hülya Deniz ÜNAL


İzmir’de yaşayan ve her biri kendi konusunda yetkin isimlerden oluşan Edebiyatımızda Vefa İstasyonu grubu, Ocak ayında üçüncü etkinliğini düzenledi. Etkinliklerin ilki; çevirmen, sözlükçü ve öykücü de olan mülkiyeli şair, Özcan Yalım anmasıydı. İkinci etkinlik ise 19/01/2010 tarihinde kaybettiğimiz yazar Dinçer Sezgin içindi. Vefa İstasyonu bu kez, yaşayan bir edebiyatçıyı A. Neyzar Karahan’ı konuk etti. Etkinlik, 29 Ocak 2015 günü saat 18.00’de Konak Belediyesi Türkan Saylan salonunda yapıldı.

Abdullah Neyzar Karahan, 1939 yılında, Samsun’da doğdu. İlk ve ortaokulu Samsun’da bitirdi. Lise’ye Muğla’da başladı ancak İzmir Namık Kemal Lisesinde tamamlandı. Devlet memuru olarak çalışırken, Yabancı Diller Meslek Yüksek Okulunu bitirdi. Karahan’ın ilk şiir ve yazıları 1957’de Muğla Menteş Gazetesinde yayımlandı.  1961 yılında İzmir’e geldi. Kısa bir süre İstanbul’da yaşayan Karahan, 1963-1964 yıllarında Mübeccel İzmirli’nin yönettiği Otağ Dergisinde teknik sekreterlik yaptı. Şiirleri dönemin yazın dergileri Varlık, Yeditepe, Türk Dili, Yeni Ufuklar, Yelken Çağdaş, Oluşum, Çağrı, Çele, Meltem ve Güney’de yayımlandı.

Karahan’ın İlk şiir kitabı “Yorgun Yaşayana” 1963 yılında, 1965’te Şadan Gökovalı’yla birlikte “Şiir ve Siz” adlı antoloji, “Çıplak Ateş” 1967’de, “Yabanistan” ise 1968’de yayımlandı. Güne, zamana, sevgiye, aşka yönelik yeni ve imge yoğun şiirler yazan Abdullah Neyzar Karahan, 70’li yıllarda 5 şiir kitabını daha okurla buluşturdu: Boşlukta Biri (1970), Körfez Solgunu (1971), Savaşa Yalnız Gidilmez (1975), Hasan Tahsin Destanı (1976), Mavi Aydınlık (1979).

Karahan, kitap yolculuğuna 1980’den sonra da devam etti. 1981’de Çiçek Güzellemesi, 1990’da Gece Bin Çağdır, 1991’de Uzak Kıyısında Sevdanın, 1994’te Gizli Su, 2000’de Gözlerinde Saklı Sonbahar, 2007’de Dalgın Şarkı. Neyzar Karahan’ın 1963’te birkaç sayı yayımla.......

Oku
Ağababa (Cumhuriyet’in İmamı) Yazar: M. Osman AKBAŞAK
İlhan SOYTÜRK


Gerçek veya hayalî kişilerin hayat ve maceralarını konu alan edebi tür olsa da tarihi romanlar, olayları romancının gözünden irdeleyerek farklı pencerelerden bakar, ele aldığı konularla tarihe ışık tutar. Evrensel bir gerçeğe ulaşmak amacıyla yazılır, araştırma ve incelemelere dayalıdır. Yazar, tarihî gerçekleri kendi hayal gücü ile birleştirerek anlatır. Türk edebiyatında çok yazılan ve sevilerek okunan roman türlerinden biridir. Tarihi roman, tarihsel roman, tarihten bahseden roman, Kurtuluş Savaşı Romanları gibi isimlendirmelere gidilmiştir.

Türk roman geleneğinde tarihi romanlar üç zaman diliminde yazıldığı dikkat çeker, İslamiyet Ön......
...

DÜŞÜNCELERİNE İNANMAYANLAR ELEŞTİRİLMEKTEN KORKAR

Sömürgeciliğin insanı iğdiş ettiği bir dünyada yaşıyoruz.  Bu nedenle her düşüşünce kendi içinde çürütülmüştür ve yeniliklere açık değildir.

Kavram kargaşasının egemen olduğu ortamda at iziyle it izi birbirine karışmıştır. Sömürgecilik insanı metalaştırmış, kavramları da buna göre şekillendirmiştir. Bilinen düşüncelerin dışında bir söz söylemek aydınlarımızı ürkütmektedir. Bu durumdan korkmayanların deli olarak görülmesi bizi rahatsız etmemektedir. Zaten sistemin kontrol altına alamadığı kimseler delilerdir.

Biz “Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez.” diyerek, herkesin düzeyli eleştirisine açığız.
 .

Cuvaldızı Kendimize

Işığın Kaynağı Işık Saçmaya Devam Ediyor
Mustafa TOKDEDE


Işığın Kaynağı bütün hızıyla ışık saçmaya devam ediyor. Eylül ve Kasım sayıları yine sağ olsun Ali Metin arkadaş tarafından bana ulaştırıldı. Bütün yazıları zevk ve heyecanla okudum. Dergi aynı şekilde konu zenginliği ve bilinmeyenleri ortaya koyarak okuyucunun dergiye olan iştahını kabartıyor. Ayrı ayrı konu başlıklarına değinemeyeceğim ama Darbe dolu tarihimizle yüzleşmek, 12 Eylül yazıları beni bire bir yaşadığım o günlere götürdü. Otuz beş yıl sonra darbeciler değil “Ben kazandım.” yazısını hüzünle okurken yazının kahramanlarının halen hayata bağımlılıkları sevincim oldu. Göz ardı ettiğimiz horladığımız Çingenelerimizin dile getirilmesi, Ezidi yazıları ve özellikle Ezidi söyleşisi şahsen bana bu konudaki cehaletimi anımsattı. İlginç bir İntihar söyleşisi ve “Ateş düştüğü yeri yakar.” yazısı keşke dedim Emile Durkheim’ın “İntihar” kitabından esinlenerek konu biraz daha geniş tutulabilirdi. Dillerin çeşitlerini, özelliklerini tekrar tekrar okudum ve Diline Özgürlük bekleyen dostumun yazısına takıldım kaldım. Hele o kapanış paragrafında ki “Beni kirleten, beni baskılayan, beni engelleyen her şeye karşı özgürlük bekliyorum.” çağrısına birazcık ses vermek istedim.

Özgürlük Bekleyen Dil, içerik olarak insanın dünyaya gelişinde öğrenmiş olduğu dil veya dillerin karşılaştığı sorunları anlatıyor. Kişi kendini ifade etme konusunda özgür olamadığı baskı ve engellerle karşılaşıldığına vurgu yapılıyor. Hatta bu konuda dini referanslara, ayetlere başvurularak düşünce onaylatılıyor. “Allah’ın kitabı Kurandaki birkaç ayet öz itibarıyla şöyle der. Sizin anlamanız için konuştuğunuz Arapça diliyle ayetlerimizi gönderdik ki bize anlamadığımız dilde kitap gönderildi demeyin. Kendinize bahane aramayın. Devamında Allah bilmediğimiz bir dille değil bildiğimiz bir dille hitap ederek bizi özgür bırakmıştır deniliyor.” Benim burada eklemek istediğim, yazarımız dilin sorunlarına değiniyor ama dile olan özgürlük engellerini kimler nasıl yapıyor o konuda bir açıklık ........
 
























 




 


 


 




 

 

 
Yorum Yaz


Bu ürün için ilk yorumu siz yapın.