yukarı
Işığın Kaynağı Düşün ve Sanat Dergisi
Ana Sayfa  > Dergi
  • Ocak 2016
Tavsiye Et
Ocak 2016e2
Kdv Dahil Fiyatı10,00 TL
Sepete At
Hemen Al
Editör’den
Merhaba
Yayın hayatımıza başladığımızdan bu yana imkânlarımız ölçüsünde, önemli konuları dosya konusu yaptık. İlk sayımız Eylül 2014’de çıktığı için, 12 Eylül darbesini konu edindik. Son zamanlarda ona benzer bir süreci yaşarken, darbelerin toplum hayatında yarattığı travmalara hepimiz şahit olduk. O halde aynı süreci yaşamak istemiyorsak, başta yöneticiler olmak üzere, daha yapıcı bir dil kullanmak zorundayız.

 Darbeler sadece bazılarının iradi güçlerinin ötesindedir. Önce toplumda talep oluşturulur,  diller keskinleştirilir, kutuplaşmalar derinleştirilir, çatışmalar, provokasyonlar artar, darbeler bu zemin üzerinde gerçekleşir.

Bütün toplumsal kesimler çatışma içinde, biri diğerini yok eden bir dil kullanıyor, kaos dört bir yanı sarıyorsa, sistem kurgulayıcıları, bu zemini kendi lehine kullanarak amaçlarına ulaşır. Bu şu anlama gelir; en az darbeciler kadar, darbeye zemin hazırlayanlar da sorumludur. Şiddet dili ve düşüncesi yönetenlerin ve yönetime talip olanların düşünce dünyasında uzaklaşmadıkça, bu sarmal, sopa değiştirerek varlığını sürdürür. Nitekim dünün mağdurlarının bugünün ezenleri olması tesadüfü değildir. Çünkü hepsinin beslendiği zemin aynıdır.

Dergimiz, bütün bu gerçekliklerin ışığında yeni bir dünya, yeni bir düzen anlayışıyla yapıcı ve üretken bir dil kullanılması gerektiğine dikkat çekmeye devam edecektir.  Yeni bir medeniyete ihtiyaç olduğu açıktır. Bu sebeple, her birimizin kendi tabularımızı kırmamız gerektiğini düşünerek, bu sorunları dosya konusu yaptık.

“Ötekiler Biziz” adlı dosyamızda bu kez Anıl BORAN arkadaşımız Adballar’ı kaleme aldı.  Bu sayımız bu kez Öykü ve Deneme ağırlıklı oldu.  Son sayılarımızda genç yazar ve şairlerimizin sayısı artıyor. Bu güne dek bilinçli olarak tecrübeli yazarlarımızla işe koyulmuştuk. Artık gençlerle iletişimin zamanı gelmişti......
Bu Sayının İçeriğinde Neler var?

İlm-i Siyaset
Kontrolsüz Güç, Güç Değildir
İbrahim ÜLGER


Bir önceki sayımızda Medeniyet konusunu işlemiştik.  Medeniyet krizdedir, bu nedenle kendi açmazını barbarlık ve vahşetle aşmaya çalışmaktadır. Düşünce ve sanattan uzak egemen güç, züccaciye dükkânına giren fil misali her tarafı yakıp yıkmaktadır....

İbni Haldun, “Barbarların toprakları geniş olur.” derken haksız değildir. Egemen sistem her türlü yöntemi mübah görerek sınırlarını genişletmek için her yola başvurmaktadır.  Klasik savaş yöntemlerini bile dikkate almaksızın zulümle insanlığı ve doğayı yok etmektedir. Çağımızın egemenlerine zorba, zalim, firavun demek bile yeterli gelmemektedir. Çağımız adeta barbarlığı yaşamaktadır.

Küresel düzen ekonomik gücünü, silah sanayii, ilaç sanayii, borsa ve tüketim sanayiinden almaktadır. Silah sanayii felakete, ilaç sanayii insanlığın sağlığını bozmaya, tüketim sanayii de insanı çılgınlığa sürüklemektedir. Bu nedenle düzen bir vampir gibi kandan beslemekte, sürekli savaş ve kaos çıkararak varlığını sürdürmektedir. Söz edilen sistem, bilim ve sanatı esirleştirerek kendi doyumsuz amaçları için hoyratça kullanmaktadır......

El Ettim Gülizâr’a, Bekle Dedim Gülzâr’a
Mehmet BEŞERİ


Yine vurdum sırtıma ızdırabın yükünü
Başladım tırmanmaya bilinmez yokuşları
Beşeri kimler dinler, kimler anlar öykünü
Yoldaşın olur ancak gökte turna kuşları.....

Güç ve Sanat Egemen kültür bütün ekonomik ve siyasi argümanları elinde tutarken, alt kültürün folklorik özelliklerini moda adı altında sömürmüş, düşünce ve sanatı yozlaştırmıştır.

Sanat ve Devrim
Murat Demir

Dünyanın en özgür sanatçıları; mağara duvarlarına resim yapanlardı. Onların ne kendini beğendirecekleri efendileri, ne de takipçileri vardı. Kendi içsel duygularından kaynaklanarak çevrelerindeki bizonları, geyikleri içine alan av sahnelerini gerçekçi betimlemelerle mağara duvarlarına çizmişlerdi. Neolotik devirden sonra toplumsal yapı sınıflaşmaya başlamış nihayetinde idare erkinin bir zümrenin eline geçmesiyle birlikte devlet yapılanması doğmuştu. Egemenler; hem rahip, hem de kraldılar… Sanat ve sanatçı da egemenlerin ve onların kullandıkları dinlerinin birer propaganda argümanı olmuştur. Bu durum Sümer’de de böyledir, Roma’da da…

16. yüzyılda artan ekonomik birikimin sonucu; bohem yaşam tarzını ortaya çıkarmıştır. Zenginler (Medici aileler) bir birine hava atma adına malikânelerinde ressamlar, heykeltıraşlar, çalgıcılar vb. beslemiştir. Besleme sanatçı; besleme sanatı da arkasından sürüklemiştir. Pek yerinde bir tespittir ki besleme kültür sanat alanlarındaki Rönesans’ın da gecikmesine neden olmuştur. Nihayet feodalite ile yoğrulmuş şehir devletleri kendi sanat geleneklerini yaratmaya başlamıştır. Özellikle Floransa şehri bunun öncülüğünü yapmıştır. Bu dönemde özellikle resim ve heykelcilikteki perspektif, ışık gölge oyunları, insan vücudunun incelenmesi yeni algılar açmış; dönemin dini ve mitolojik konularının işlenmesinde kolaylıklar yaratmıştır. Her biri dahi olan sanatçılar birbirinin peşi sırası çıkmıştır.
Leonardo Da Vinci, Francesco Del Giocondo’nun sarayına usta bir çalgıcı olarak girmişti. Francesco Del Giocondo’nun eşi olan.

Gençlerimizden
Dilek SERCAN
Göeçek

Yalnızlar kahvesinde bir akşam
Demli acı bir çay içmek gibi
Ekşitir yüzleri
Modern çağın aşk ‘görçekleri’

Yalnızlığın Dağındaki Sanatçı
Şevki ÖZDEMİ
R

Platon, “Devlet” adlı yapıtında ülkesinden kovar şairleri. Koruma altına aldığı, daldan budaktan sakındığı, ütopik devlet modelinin yaşaması, sürgün vermesi için zorunluluk olarak görür bu kovma işini. Ona göre korunan, gözetilen şey,  daha değerlidir gözden çıkarılandan. İşlerin yolunda gitmesi için de halkı baştan çıkarma potansiyeli bulunan şairlere kapıların kapatılması gerekir; bir daha açılmamak üzere hem de. Ne var ki Platon, kovduğu şairlerin ne yapacaklarıyla, nereye gidecekleriyle ilgilenmez; felsefesinin insanla ilgilenmediği gibi tıpkı. Yine de hakkını yememeli filozofun! Bütün şairleri aynı çuvala doldurmaz. İyi masal anlatanları ayırır diğerlerinden. Taklit etmeyen, halka mavi boncuk dağıtan, sözcükleri de insanları da baştan çıkarmayan, imgeler dünyasında seyahatlere çıkmayan, akıllı uslu olan şairler değil mi ki zararsızdır; öyleyse daha fazlasını yapmalı; ayrıcalıklı davranmalı onlara: Bakmalı, gözetlemeli, beslemeli, aynı kabın içine atmamalı çürük olanlarla! Toplumun bakım ve onarım işleri iyi masal anlatanlara ihale edildiğine göre, ihaleyi alanların da yüklendikleri işin hakkını vermeleri gerekir!


Güçlünün Hakkından Mizah Sanatı Gelir
Abdülkadir YILDIZ

Yaygın şekilde bilinen bir anekdottur; 1940’lı yıllarda Bayburt’a senfoni orkestrası gelir. Orkestrayı izlemek ve halkın tepkisini anlamak için yabancı heyet de davet edilir. Yetkililer, yabancı heyete mahcup olmamak için, Bayburtlular bir ay boyunca eğitilir. Orkestra nerede alkışlanacak, nerede sessizce dinlenecek gibi her detay düşünülür. Heyet, orkestrayı Bayburtlularla beraber izler; halkın yerinde ve profesyonel tepkisinden etkilenir. Heyetten biri: “Bey amca, müziği iyi anlıyorsunuz.” deyince; bir aydır yapılan tekrar ve provalardan bunalmış Bayburtlu: “Sorma oğul; Bayburt savaşlar gördü, kıtlık gördü, ancak Bayburt Bayburt olalı böyle bir zulüm görmedi.” diyerek tarihi bir cevap verir.

Sanat, önemli ve büyük bir güçtür. Her koşulda görevini farklı üslup, yorum ve şekillerde yerine getirir. Hiçbir kişinin veya otoritenin gücü, sanatı tamamen ortadan kaldırmaya, yasaklamaya ve engellemeye yetmez. O günkü güç, belki belli ölçüde sanatı sekteye uğratabilir, kısmen zarar verebilir veya mecrasını değiştirmesine neden olabilir, ama sanatı tamamen yok edemez. Evet, belki Sanat, baskı gördüğü, gelişmesine engel olunduğu ortam ve yerlerden belli bir süreliğine hicret (göç) edebilir ama hicret ettiği yerde de görevini yerine getirerek ayrılmak zorunda olduğu yeri ve koşulları etkilemeye ve değiştirmeye devam eder ve en sonunda daha güçlü bir şekilde ait olduğu yere geri döner.

Dünyanın birçok yerinde bunun sayısız örnekleri mevcuttur. Bu anlamda, Sinan Çetin’in, “Mutlu ol! Bu bir emirdir.” Yasaklar üzerine eleşti....

Hüzün Bitsin
Nilgün ÖDEMİŞ  ÖZÇELİK.

Güz ayı, hüzün ayı
Eylül Yaralı yürek konar, ak gül
Yaşamı yaşamak sağaltır
Sevip de dokunamamak acı
Dokundukça yanmak içsel
Sevi ayazında solan tutsak el
Yıldızsız gece, acıtır dolunayı
Zifiri karanlık koynundaki fer
Hüzünlü şarkılar acım-avazım. ..

Güç ve Sanat
Feyyaz Kadri GÜL
.
Tarih yalnızca gücün, savaşların tarihi diye algılandığında, nedir ortaya çıkan? İnsan için vatan uğruna ölmekten daha önemli bir şey olmadığını aşılayan, kahramanca bir hayat görüşünü benimsetmeye çalışan, barışseverliğin yufka yüreklilik olduğunu ileri süren egemen sınıflar, tüm olguları (sanat da dâhil olmak üzere) kendi çıkarları  doğrultusunda deforme etmişlerdir güç uğruna.

İnsanlığın yaşamına donuk bir görünüm değil, sanata, ilerlemeye, evrensel bir barışa yönelik bir dünyadır özlediğimiz. Sanatı kendi siyasî emelleri için kullanmak isteyen kapitalist zihniyet, sanatı da “meta” olarak görür, sanata dönük finansal hibeler görüngüsüyle aldatır halkı. Sanat, burjuva ideologlarına göre, “anlatısız, öğretisiz bir etkinliktir.” Bu yüzden eğlence aracı olmaktan öteye gitmemelidir. Bize göre ise sanat, gerçekliğin bilinç düzleminde yeniden yaratılma etkinliğidir. Burjuva devrimlerini hazırlamada, ortaçağ karanlığına karşı insan aklını “hurafeler”den kurtarıp özgürleştirmede, felsefe ve bilim kadar sanatın da katkısının olduğunu kim yadsıyabilir? .......



İslamda Güç ve Gücün Kullanımı
Mehmet YAZICI


Her canlı, farklı özelliklerle ve bu özelliklerine uygun yeteneklerle yaratılmıştır. Sonradan yaratılmış bütün canlıların işlevi ve sorumlulukları da farklıdır. Bu sorumluluk içerisinde İlahi Yaratıcı insana ve canlılara, yaratılış gereği farklı savunma becerileri vermiştir. Mesela Bukalemun girdiği her ortamın renk benzerliğine bürünerek kendisini bir tür kamufle etme şans ve becerisine sahiptir. İkinci bir örnek ise tilkidir. Bu canlı, aşırı kurnazlığıyla kendisini korur (vb). Yani her canlıya bir zırh gibi kendini muhafaza yeteneği verilmiştir. ..

Güç ve Sanat İlişkisi
Mustafa KOZAN


Güç nedir? Güç kelimesi, çok çeşitli anlamlarda tanımlanabilir. Türkçe’de, bu kelime ile çok sayıda tamlama vardır. Gücün ilişkili olduğu alana göre tanımı da farklıdır. Fiziki güç, iktisâdi güç, hidrolojik güç, kamu gücü, mekanik güç, dinî güç, felsefî güç, patolojik güç gibi…

Bu Çocuk
 Kimin Mohammed Omer Kazancı

“Bu çocuk kimin”
Ne elleri eldi ne bacakları bacak
Erimişti, bir yeri kalmamıştı
Çocuğun, tutunacak.....


Güç ve Sanatı, İnsanın Yaptığı Eserlerde mi Yoksa Genlerinde mi Arayacağız?
Ali METİN


Medeniyetten yoksun olan bazı zihniyetler, medeniyetsizliklerini gizlemek için sanatın gücünün farkına vardıklarında korkunç bir şey ortaya çıkıyor. Önceki medeniyetlerin, sanat eserlerini kendileri yapmış veya mirasçılarıymış gibi lehine kullanıyorlar. Diktatörler daha önce bazı medeniyetlerin oluşturdukları tüm eserlerin üzerine imgelerini işliyorlar. Aslında işledikleri sanat değil kalplerindeki karaları sıvazlıyorlar............

Ebu Müslüm
Ragıp ÖZCAN

Ebu müslüm
Süleyman emmimin
Köy odası
Diye adlandırdığı
Küçük odasında
Bize Yiğitliklerini anlattığı
Kadim ebu müslüm......

İçimdeki Güç
“İçimdeki güç beni yakar kavurur Dalgalar halinde etrafa savurur”
Mehmet ÇOBAN

Bir gün aklımın tepesinde bir söz geziniyordu. “Yaşarken var olmayı öğrenmek”. Şaşırdım. Ben zaten vardım. Hayat içinde yaşıyordum. Her insan gibi; yiyor, içiyor, yatıyor, uyuyor, çalışıyordum. Kitap okuyor, yazıyor, çiziyor, eğleniyordum. Ne alaka? Dedim kendi kendime! Ne alaka, yaşarken var olmayı öğrenmek?
Yaşarken var olmayı öğrenecektim. İçimde bir şeyler kıpırdıyor. Aklımdan, muhakememden, irademden, kalbimden fırlayacakmış gibi yırtınıyordu. Kulaklarım uğuldamaya, dilim depreşmeye, gözlerim kararmaya, kalbim atmaya başladı. Kendi kendime “Neler oluyor.”........

Şiirin Gücü “Işığın Kaynağı”
Fahriye İPEKÇİOĞ
L

Toplumdan ve dünya görüşünden güç almayan edebiyat; koftur, içi boştur, böyle bir anlayışa da “edebiyat sanatı” denemez.İnsanoğlu, duygul

arını her dönemde en anlamlı, en güzel şekliyle “şiir”de yansıtmıştır. Düz yazıyla düşünce ve fikirlerimizi anlatırken, duygularımızı da şiir ile anlatırız. Şiir; bu yanıyla giderek toplumlara vermek istediğimiz mesajları da nesillerden nesillere aktararak sanatın gücü haline dönüşmüştür. Toplumları, iyiye, doğruya, güzele yönlendiren de şiirin bu gücüdür.....



Sinek Gibi Ezer, Silindir Gibi Geçerim
Naci GÜMÜŞ


Güç sarf etmeden güç kazanılmaz. Bir tesir bırakabilme, diğer etki ve tesirlere direnebilme yeteneğidir gücü besleyen, kuvvet veren, yaşama gücü kazandıran. Güç… Bu üç harfl i kelime onlarca kavram ve eylemin ifadesidir. Zihin gücü,  gizil güç, beyin gücü,  yaptırım gücü, paranın gücü,  fizik gücü, elektromanyetik güç, manevi güç, maddi güç, askeri güç, makine gücü, yargı gücü,  dayanma gücü…. İlânihaye uzatabileceğimiz bu listeyi insan gücü ile sonlandıralım. Netice itibariyle bu güçlerin bütünü insana özgü ve insandan sudur eder. El değiştirir, kol değiştirir, yön değiştirir. Sınırsız Güç ise Allah’ındır, mutlaktır değişmez......

Ey Taş
Ercan KAPLAN.

Yüreğimize kimler girdi, kimler çıktı
dostlarımız oldu en iyisinden en ayık,
en sarhoşundan.
Güzel sevgililerimiz oldu 

Güç ve Sanat Üzerine Aykırı Bakışlar
Mehmet Ali ABAKAY


Bizde Güç ve Sanat Arasındaki İlişkilere Dair Bu makalede ele aldığımız hususlar, sadece “Güç ve Sanat” arasındaki ilişkiyi ele almak ve farklı konularda düşünen tarafl arın görüşlerini, üçüncü kişi gözüyle değerlendirmekteyiz. Belirttiğimiz düşüncelerin kabul edilmesi ya da reddedilmesi, paylaşılır olup olmaması önemli değildir........

Anlat Bana
Mustafa ÖREN

Anlat baba
Kaç yangından sonra savrulur kül
Kaç talanın ardı bahardır
Kaç yenilgiden sonra büyür insan
Hadi anlat baba
Kaç tane kaç var daha......

TARİHE YÖN VERENLER
İbn-i Heysem Çağının bütün ilimlerinde otoriteydi.
Fevkalade keskin bir görüş, anlayış, muhakeme ve zekaya sahipti.


Işığın Efendisi İbn-i Heysem
Mim Yavuz  BİNBAY

1050 yıl önce Basra’da doğan Îbn-i Heysem’in asıl ismi Hasan’dır. Dünya medeniyetlerine kaynaklık eden coğrafya Beyt-nahreyn/Mezopotamya’da yetişen nadide bilim insanlarından* biridir. Eğitimine dönemin bilim merkezlerinden Bağdat’ta başlayan Îbn-i Heysem daha sonra eğitimini Mısır’da devam ettirdi. Burada kendini tamamen dış dünyadan soyutlayarak bilimsel araştırmalara adadı....

 

Bizim Ocağımızda Bu Yangın
Müjdat GÜVEN

bak
bu dağlar duman
bu şehirler de öyle
bu şehrin ocakları ateş
bu ocağın çocukları kül
bu yangın
ne şehrin
ne dağların
ne çocukların yangını .....

Ötekiler Biziz
Abdallar
Abdallık, bu toprakların tasavvufunun en üst aşamasını ve manevi mertebesinin adıydı;
Abdal, “Dünya Malında Gözü Olmayandı.”
 
Kültürel Miras Olarak Abdallar ve Asimilasyon Politikası
Anıl BARAN 


1979 sonbaharıydı. Doğduğum ve büyüdüğüm küçük ilçenin hemen karşısında bulunan tepenin üstüne çıkmış bir mecnun: “Ya Muhammet! Ya Ali!” diye bağırıyordu. Bu görüntüden ve ilçeye kadar gelen bağırtılardan bütün çarşı esnafı sanki büyülenmişti. Adamın bağırtıları ta ilçe merkezine kadar geliyordu. Tepenin üzerindeki görüntüsü, hele hele güneş ışığının arkasından vuruşuyla meydana gelen şekli, onun daha da gizemli olmasını sağlıyordu. Bir elinde galiba saz var denildi. Kendisine rakip olacak bir mecnunun ilçeye geleceğini his eden akıllı delinin biri de hayır elindeki keleştir, diyerek aklınca polislere haber uçuruyordu. Öğlene doğru ilçeye inen ve çarşıya gelen bu ihtiyar mecnunun ayağında çarık vardı. Üzerindeki yakası yırtılmış, düğmesiz beyaz gömlek çok kirliydi. Saçı-sakalı bir hayli uzun ve karmakarışıktı. Böyle bir şeyi af edemeyeceğini bütün ilçeye göstermek isteyen emniyet amiri zavallı adamın elindeki curayı aldı ve aniden kafasına vurarak kırdı. Yediği dayağın şokuyla inleyen ve Hızır’ı çağıran adamın görüntüsü çok hazindi. Lokantacılar bu zavallıyı misafir etmek için birbirleriyle yarışırken, O ise kendisine bu kötü hakaretleri yapan amire beddualar ediliyordu. Üç gün sonra çarşıya yayılan haber herkesin olduğu yerde kaskatı olmasını sağladı. Eşini ve çocuklarını şehre götüren amirin kullandığı araç kaza yapmış, eşini ve bir çocuğunu kaybetmişti. Bir ay sonra tekrar ilçeye gelen amir bu ihtiyarın elini öperek bir daha beddua etmemesi için yalvarmıştı.

Sarısaltuk evlatlarından Kasım Dede bu şahısın bir budala ve abdal olduğunu büyük kahvede etrafına toplanan meraklılara söyledi. Bu kimliği bilinmeyen, mecnun olmuş, “Ali’nin sevdasından dağlara taşlara düştüm.” diyen kişi her gün gündoğumunda, ilk gün göründüğü tepenin üzerine çıkarak dualar ediyordu. Bütün ilçe halkının misafiri olan ihtiyar bir müddet sonra zemheri ayında ilçemizden aniden ayrıldı. Muhtelif yerlerden ilçe.........

Tarihsel açıdan Türkmen olarak bilinmekle birlikte kendileri gibi göçebe Yörük, Türkmen ve Kürt aşiretlerinden kimlik ve etnisite bakımından ayırt edilen ve bu gruplar gibi tarihsel çoban topluluklar olmayan, daha çok çerçicilik, çalgıcılık, türkücülük, hikâye anlatıcılığı, kalaycılık, sünnetçilik, demircilik, hurdacılık, kâğıt toplayıcılığı gibi işlerde özleşmiş, bir zamanlar hepsinin bugün ise büyük bölümü Alevi-Bektaşi geleneğine bağlı bir topluluktur. ....

İmgelerin Parçalanması; Düşünsel Tasarımlar-1
Ümit Yaşar IŞIKHAN


Anadolu…
Mezopotamya’nın komşu kapısı. Yeryüzü medeniyetlerinin başkenti. İnsanlığın hayat damarlarını besleyen ve geleceğe taşıyarak ölümsüzleştiren coğrafyanın en kadim sayfası.

Ölümsüzlüğe uzanan bu serüvenin başatlarını yaratan ve insana armağan eden mitolojik tanrıların ilk seviştiği yer. Irmaklarıyla, bereketli ovalarıyla, anıtlarıyla, sanatçı ve bilgeleriyle tarihin en şanlı sayfasında yer alan ülkemizin bu farklılıkları tarih boyunca hep insanlığı şaşırtmış ve algı tutulmasına sebep olmuştur…

İlk güzellik kraliçesinin seçilmesi, ilk paranın basımı, ilk yerleşim alanlarının bu coğrafyada bulunması, ilk şarabın, ilk bilge filozofl arın, kahinlerin bu ırmaklardan beslenmesi rastlantı değildir.

Bütün olağanüstü özellikleri nedeniyle hep cazibe merkezi olan Anadolu’nun binyıllardır açık savaş alanı olması, değişik kavimlerin mola verdiği, yerleştiği, öldüğü ve değiştiği ve her dolaşımda biraz daha kültürel kalıtı zenginleşen bu toprakların bugüne kadar bıraktığı en önemli etki, değişimi de hızlandıran “Algı Tutulması” olmuştur. Şaşkınlık yaratan bu değerlerin hayata katılması sürecinde mitolojik tanrılar, felsefenin ve kehanetlerin anavatanı olan toprakların sanatsal anlamda açık hava müzesini oluşturmakla kendini ifade etmesinin temelinde yine bu tutulmanın sırları yatmaktadır. ......

Edebiyatın Dilinden
Serpil AKGÜ 

Ben “Melâli anlamayan nesle aşina değiliz.” diyen Haşim’in; bizim en büyük sevincimizde bile bir keder gizli olmalıdır, diyen Necatigil’in; merhamet isteyen kanadı kırık kuşların sözlerinde saklıyım.

Ben biraz Mona Rosa, biraz da Haşim’in bir nehrin kıyısına sınırı olan meçhul o beldesiyim. Yalnızlıktan hep kurbağalara bakmaktan gelen ve kimselerin çağırmadığı Yakub’um.

Ben kendini Nil Nehri’nin serin sularına bırakan Dilber’in ve Acımak okunduğu vakit hüngür hüngür ağlayan kalplerin gözyaşlarında saklıyım. “Öldüğüme ağlamazın korkum oldur kim ölicek/ Seni kimler seve ben âşık-ı mahzûn yerine.” diyen Taşlıcalı Yahyâ’nın içinde büyüttüğü aşk’ım.

Ben gönül âlemimdeki goncaların açılarak şiir güllerine dönüşmesine yoldaş olan Kenan Erdoğan’ın “Ay yarım, ben yarım, ne zaman tamamlanacak aylarım, yıllarım, battım kayboldum diye ağlamayın dostlarım, kim bilir, kim bilir belki bir gün, bir gün yine doğarım.” dizelerindeki hüznü ve aynı anda umudu kalbimin en derinlerinde hisseden ruh’um.

Ben bir yerlerde sızım sızım sızladığını duyduğum ney sazının içindeki dertli nefesim. Ki kalp diyarına döküldüğünde sırlar, derin mi derin kuyulardan dayanamayıp taşan damlalarım.

Ben kahramanı Altınay’a “Sevdiğimiz insanların izleri neden bir yerde sürekli kalmazlar, neden onları her aradığımızda bulamayız.” dedirten Aytmatov’un yürek burkan sesiyim. Ki bulsaydı Düyşen’le birlikte yürüdüğü o keçi yolunun izlerini kapanıp öpecekti Altınay…

Hani mektepte iken Çalıkuşu’na ezberletmişlerdi ya “İnsan, yaşadığı yerlerde beraber bulunduğu insanlara görünmez ince tellerle bağlanırmış; ayrılık vaktinde bu bağlar gerilmeye, kopan keman telleri gibi acı sesler çıkarmaya başlar, ayrı bir sızı uyandırırmış.” Evet, bunu yazan şair ne haklıymış! Şimdi anlıyorum.....
..

Geçmişin İçindeki Geçmiş
Aytuğ USLUTEKİN


Kaşgarlı Mahmut o ünlü eserini niçin yazdı, diye başlayalım söze...
“Şiir, gönülden gönüle akışa sahip olmakla, dolaysız ve gerçek iletişimin dilidir.” diye sürdürebiliriz yazımızı.

Sehl-i mümteni: Kolay ve sade göründüğü halde, bulunup söylenmesi ve taklidi zor olan söz. Unutmamak için en başa koymalıyım. Ve Ebubekir Eroğlu ile köke doğru yolculuk başladı. Şiirin insanları birbirine yapıştıran, bir yapan bir tutkal, bir yapıştırıcı olduğunu ilk kez görüyorum......

Savaş ve Barışta Şiir
Ali Akle ORSAN


Şiir ruhun baharıdır. Yenilendikçe yenilenir. Ruh ise hayatta ve verimde eda ve yaratışın  ve bedenin yaşam kaynağıdır. Beden de, ruhu meşgul edip zayıflatan veya kendisine hüküm sürüp egemen olan bir araç, arzu, istek ve maddedir. Şiir, duygu denizi, yürek sancısı, kan ve gözyaşı olarak tanımlandığından her halde sürekli insan ile birliktedir. Basiret gözü ve kalbin ışığı ile aydınlanan fırsatları keşif, cesaret ve atılganlığı sevdiren dolgun bir denizdir. Sadakat, doğruluk ve ahlak, toprak ve kıyıya ait olmadan tohum saçmaz ve kişiyi mutlu kılmaz.  Sıkıntı, endişe ve korku ile dolu maddi dünyayı süslemedikçe, güzel ümit yolunun hayal gücü olmadıkça, hiçbir ruhu canlandırmaz. Onu ancak ruhun yaratıcılığı ile savaş ve barışta, korku ve açlıktan güvenli kılar, sakinleştirir, uyumlu kılar ve yüceltir.

Bu, güzel, sevinçli ve umutla yeşeren yeni bir günün organlarının doya doya içtiği nefsi rahatlatan üstün bir vergidir.

Şiir, yuvasında yavrulayan baykuş ve kendisinden karga kanatlarının yayıldığı ruh ve maddede kuraklık, harabe kalıntıları üzerinde bir karanlık ve sis yığını değildir. Algılama ve yaratışta milletlerin özelliklerini taşıyan, şiir sanatının temel esasları ve dilin dinamikleri ve hayatiyeti, insanların değerleri konusunda kısırlık, değersizlik ve hastalığın yorumcusu da değildir. O sabahın seslenişinde güllere serpiştirilen bir ışık, gençliğin yüreğinde şuur ve irade ile dilimlenen üstün bir gayret, güzellik vesileleri ile güzeli oluşturma eyleminde yaratıcı insanın üstün gücü, bir olay, duygu ve şuur arkasındaki gizlilikleri ortaya çıkarma ve faydayı, hayırlı işi gerçekleştirme duygusunu harekete geçirmek, bir güzellik, fikir ...........

Sonsuz Maviliklere
Fatih Emre ATEŞ (Ferzai)


Karanlığa bağırıyorum
Teheccüd vakti herkes uykuda
Bir günah molası sarmış etrafı
Tecessüsüme yağan yalnızlık
Kırılgan mutluluklar ve göklerden başkası kalabalık ......

Cesaret
Gönül OCAK

Gece...
Dar, izbe yolda yürüyorum.
Köşe başlarında ağır kokulu, bol makyajlı pazarlıklar. Ürperti, adımlarımı hızlandırıyor.
Bir yanım korunaklı, duvar dibinde yürüyordum ne de olsa. Diğer yanım?
Gözlerim dört açılmıştı, adımlarımın üstüne basarak takip ediliyordum sanki. Bu saatlere kadar hiç kalmamıştım.
Küfürler, abartılı gülüşler, kavgalar; her adımda yeni bir arıza........

Mahir’in Mahirliği
Ahmet ŞAHİNER


Alsancak garında metronun gelmesini bekliyoruz. Şiddet ve Sanat konusunda yapılan görüşmelerden aklımda olumlu, olumsuz fikirler oynaşıyor. Bu tartışmalar bana doyumsuz bir haz veriyor. Çok sevdiği şekerini ağzında uzun süre tutan ve bir türlü bitirmek istemeyen çocuk gibi hissediyorum kendimi. Değişik mizaçlardan, çeşitli siyasal anlayışlardan insanlarla kavgasız gürültüsüz tartışmak, fikir alış verişinde bulunmak, her düşünceye özgür kendini ifade fırsatı vermek yıllarca arzulanan bir durumdu. Ama bir türlü gerçekleşmiyordu. Tartışmalara mutlaka egoizm hâkim oluyor, dayatmacı anlayış kavgacı, dışlayıcı, kendi düşüncesinden başkasını yok sayan, bundan daha ötede yok etmeye çalışan kisveye bürünüyordu. Siyasi gruplar, fikirleri örgütlü yok etmenin yollarını arıyor, silahlar düşüncesinde ısrar edenlere yöneltiliyordu. Bu işten rant elde edenler memnundu. Halkın çocukları katlediliyor, faili meçhuller yapılıyor, katliamlar darbe planları yapanların arzusu doğrultusunda işletiliyordu. Bu konu üzerinde durulması gereken oldukça uzun bir çıkmazdı. Ülkemizin tarihi bu açıdan bakılınca bir darbeler tarihiydi. Dün bir birimize kurşun sıktığımız, yaşamına kastettiğimiz insanlarla bu gün Vitapark otelin terasında dostça fikir alış verinde bulunuyorduk. Dün faşist diye nitelediğimiz halkın bir kesiminin, yoksul, emekçi halkın, dar gelirli ailelerin çocukları olduğunun bilincine varıyorduk. Zaten büyük problemimiz insanların kendi sınıfsal safl arında olmamasından, kendi konumunu değerlendirememesinden kaynaklanıyordu. İşçi, kendi sınıfının safl arında olacağına......... 

Geri Sayım
Emirhan HAVAN (Raviyan)


Az kaldı,
Kum taneciklerine sayıyor zaman,
Çöl sessizlik orucunu bozacak,
Ve kafasını vurarak ilerleyen nehir,
Özlediği okyanusa kavuşacak.....

Yunan Tanrısı Khaos’tan Ortadoğu Halklarına Kaos
Hamdullah YILDIZ 


Toprak tanrısı Agdistis, Anteros’a tutkuyla sarılır.

Dağların ve toprağın bereketiyle yetinmeyen Kibele, Artemis ile birlikte vahşi doğada ava çıkmıştır her zamanki gibi.

Zeus’un annesi Rehia, oğlunu Prometeus’a karşı uyanık olmaya çağırır ancak Prometeus’un kaşarlanmış bir hırsız olduğundan bîhaber.

Okyanusların tanrısı Poseidon, karısı Amphitrite ile birlikte Olympos’a gitmek için yola koyulur.

Herakles, Lydia kraliçesi Omphale’nin hizmetinde bir yıl kadın kılığında çalışır, yün eğirir durmadan. Prometheus’u kurtarır, Troya’yı tahrip eder....

Bella
Şahan ÇOKER


Arala bir akşam gün
batımına kapını
Gıcırdasın menteşesi
Asıp şiirleri duvara
Atıp kendimi divana
Sana sesleneyim en kavruk
sesimle .....
.

Uyandım Düşü/yordum Gözlerine
Müjdat GÜVEN


“Yalnız düşmüş, düşlerim, uyandım düşü/ yordum güvercinin göğüne…’’

Evet, biliyorum şiir sevmiyorsun, benden beri. Kızma da, şiirin de canı cehenneme diyesim geliyor; senden beri. Hangi şiir denk gelir boynunu çepeçevre saran o fuların mutluluğuna mesela, mesela hangi mısra yetişir gözyaşından öpebilme bahtiyarlarına. Sen sade annenin değil Tanrının da ustalık şaheseriyken böyle, sana yazdığım her şiir bir parça intihardır. Hayır diyorum, sesimde bir meymenet olsa da şöyle sana sevdiğin, seveceğin şarkılardan söylesem, yok. Ki hiçbir çıkar tarafı olmayan şarkılar bile imana getirirken senin sesinde, seni dinlemek bahtiyarlığına değişemem doğrusu, sana şarkı söyleyebilmeyi.

Bu şehre attığım kancasın ya da bu şehrin yüreğime geçirdiği kelepçesi. Gözlerine değince şehrim oldu bu uzak şehir, sesinle karışınca sevdim akşam üstelerini ve rüzgârı tenine değdi değeli böyle sarıyor beni…

Sen bu limandan kalkan gemilere kızgınlığımın sonu oldun. Demir alırken uzaklara beni sana bırakmalarının usul usul huzurunu yaşadım. Oysa sen habersiz ve umarsızdın, Eylüle boyanmış şehrime nisanlar döktüğünden. Ama nisanları avuçlarımdan söküp Eylülü bir bozuk para gibi sıkıştırırken avuçlarıma yine o umarsızlığın olmasaydı, olmasaydı keşke. Martılara tek bir simit atmışlığım yoktu mesela, güvercinlerin kıyıdan köşeden düşen parçalarla yetindiğini gördüğümden beri bu şehirde. İlk simidi yine senin şerefine alabildiğine çok martıya attım sonra, saltanatları yıkılmıştı bu şehrin sokaklarına gölgen değdiğinde. 

sen bir güvercinsin
martıların hüküm sürdüğü kentte,.........

Aşk Kaç Para?
İlhan SOYTÜRK  

Plastik ve teneke kutularının arasında gün yorgunu, deniz vurgunu bezgin bir mısır satıcısı, meşrubat reklamlı gölgeliğin altındaki olta balıkçısına bıkkın baktı, “Rast gele.” dedi, dediğiyle kaldı. Dünya yıkılsa, kemerimden aşağı kasım paşa hesabındaki oltacı, Küçük İskele’den denize attığı oltanın kamışına çivilediği dikkatini kimsenin dağıtmasına izin vermemek için gözünü kamıştan ayırmadı. Mısır satıcısını görmedi, duymadı. Duyduysa da deniz kokulu güneş altında onu umuruna alıp yanıt verme zahmetine katlanmadı. Balıkçı için varsa yoksa kamışın ucundaki titremeydi.

Bir bebek gibi debelenen dalgaların uzağındaki kumsalda sere serpe güneşlenen; anadan üryan bir kaç turist de yanlarından geçen açgözlü mısırcıyı görmedi.

Bir süre daha denize bakan otel penceresinin önünde dikildi, güneş altında çarşaf gibi serili denizi, martıları, mısırcıyı ve balıkçıyı seyretti Yüzcan. Bakışları suyun açık mavi derinliğinde kaybolup gitti. Belki de yeni öykünün yeni kahramanını balıkçıyı düşünüyordu elindeki bira bardağıyla pencere önünde.

Oda kapısının kilidi içeridekini rahatsız etmekten korkan bir tıkırtıyla açıldı ama o duymazdan geldi; duruşunu değiştirmedi bile. Kemal, içinde olta malzemelerinin olduğu çantasını bir köşeye sessizce bıraktı, döşemedeki halıyı sessizce, bir iki adımla geçti, pencerenin önünde dışarıyı seyreden Yüzcan’ın yanına gölge sessizliğinde süzüldü; tahta parçasına benzeyen elinin birini onun omzuna koydu, onunla baktı, ama sahilde sere serpe yatan bir kaç turistten başka kimseyi görmedi...........

İnsanlık Ne Yana Düşer Be Usta
Ergun DUR


Soğuk bir Aralık ayıydı hatırladığım kadarıyla… Hava ayaz mı ayaz. Sabahın erken vakitleri.  Bir çocuk çöpten kâğıt topluyor. Sanırım yaşı 1415. Tam bir Anadolu çocuğu yanakları al al. Yanına yaklaşarak 20 lirayı vermek için uzattım. Bana;

“Abi ben dilenci değilim.” dedi.

“Neden? Kâğıt toplamıyor musun? Bu da KÂĞIT değil mi?” dedim. Tebessüm etti aldı.

Şu zamanda, özellikle bu duygulara, bu duruşlara ve davranışlara ne kadar ihtiyacımız var. Ciddi bir çözülme yaşıyoruz. Maalesef İnsan olmanın uzağındayız. Vefa, sevgi, iyilik, merhamet, adalet… Bu duygular İnsanda bir başka güzel duruyor. Bu sayıda istedim ki, Işığın Kaynağı okuyucuları ile kısa, hikâye tadında insan olmakla ilgili bir dem vuralım. Dem bu dem… Zaman geçtikçe bazı değerleri yitirdiğimiz kesin. Bakın geçmişte baba ile oğlun nefis, merhamet kokan, vefa kokan konuşmasına göz gezdirelim;

-Yolu neden uzattık baba?

-Kasap İrfan var ya! Şimdi onun dükkânın önünden geçmek olmaz. Borç aldı benden. Epey de oldu, belli ki darda. Şimdi kendimizi gösterir gibi yakışık almaz!!! ......

Açlık Tok İnsanların Duyarsızlığıdır...
Selahattin GEZE
R

Turgut’un sosyal medyada gördüğü, iskelet haline gelmiş bir çocuğun yerde bulduğu ekmeği, yine yerde yerken çekilen fotoğrafına içi sızlamıştı. Fotoğraf, mevcut vicdanlara balyoz gibi inecek nitelikte idi... İnsan olanı, yemeğe utandırması, kaşık kaşık vicdanının harekete geçmesi lazımdı…  Yürek yakan bu fotoğrafa baktıkça, hayali elinden tutup, onu geçmişe götürmüştü… Herkesin şu veya bu sebepten dolayı aç kaldığı olmuştur mutlaka. Eğer vicdanlar aç ve çelimsiz ise başkalarının açlığı devam eder…

Bilir misiniz? Acıkmış birinin, sitemsiz, şükür dolu bakışlar ile elindeki simidi ya da bir parça katıksız ekmeği, büyük bir lezzetle yemesi, seyredeni duygulandıran, düşündüren güzel bir manzaradır. Bazen de birçok şeyleri hatırlatır… Elbette herkes aç kalmıştır… Çekilen açlık ve ortaya çıkan his, vicdanın bir yerinde biriktirilseydi, belki de dünyada aç kalmayacaktı… Çokça tok olunan zamanlarda, en çok aç olan insanlar unutulur… Dolu mideler davul gürültüsü gibidir; duyulmaz açların kıvranışları… Aç insanların vebalini içinde taşımayan toplumlar, ruhsal ve duygusal açlığa doludizgin koşturmaktadır… O fotoğraf, Turgut’u geçmişe alıp götürmüştü ve içinde her hatırladığında oluşan minnet duygusu yeniden alevlenmişti…

Turgut, İstanbul’a gazetede çalışmak için gitmişti. Verdikleri her görevi yapıyor ama henüz para alamıyordu ve cebindeki para tükenmek üzereydi. Para isteyemiyor ve kimseye bir şey diyemiyordu.  Sıkıntı ve iki günlük aç hali ile ve mahcubiyetle İstanbul’un sokaklarını adımlıyordu… Parasızlığına ve açlığına çözüm bulmaya; memleketine dönmesine gerek kalmayan bir çıkış yolu arıyordu… Birden garaja gitmeye karar verdi. Bu kararı ile sokağa çıkarken, lokantada karnını doyurma fikrinden vazgeçti; hatta simitten bile. Biletin kaç lira olduğunu bilemediği için, elinde kalan bu parayı kullanmaktan kaçınmıştı…..

Boş Masadaki Anılar
Döndü AÇIKGÖZ.

Nerede dursam ellerim terliyor
Yeni semtler geçiyor içimin boşluğundan
Biri hatırlıyordur “göğe bakma durağı”nı
Akşamın sahibi o mahur besteler
Dört bir yandan ışıklandırılan bahçe
Kapıları açılıp kapanırdı hemen ......



Yeşildere, Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Alanı
Mustafa GÜNER


Kentler yaşayan organizmalardır değişip dönüşebilirler ve küllerinden yeniden doğarlar

Kentsel dönüşüm projeleri, kentler içerisinde çöküntü alanlarının sağlıklı hale getirilmesi için yapılan uygulamalar olmakla birlikte, kentlerimizin tümden çöküntü içinde olduğu devasa gecekondulara dönüştüğü düşünüldüğünde, kentlerin yeniden yapılanması gerektiği gerçeğini düşünmeliyiz. Mimar ve mühendislerin gerek oda bazında gerekse de bireysel olarak ciddi bir çaba içinde olması gerekmektedir. Bu durumda gerek odaların gerekse de yerel yönetimlerin yeterli bilince, ufka sahip olduklarını söyleyemeyiz...... 

Almira
Nuri CAN


Sen hiç ırmakların dilinden ağladın mı?
Almira
menekşe gözlü kız
çizdin mi sevdasını bulutlara, rüzgarın
hayatın isyanına dokunup titredi mi yüreğin...
Gelincikler
hep boynu bükük mü bu şehirde
hep böyle is mi kokar perdeler?
salkım söğütler hep ağlar mı nazlı nazlı
hep böyle küskün mü baharlar?
Sözcükler yeter mi?
bir sevdayı anlamaya, anlatmaya......

Kültür-Sanat Dünyamızdan Bir Yıldız Kaydı
Recai ATALAY

Sennur Sezer’in Anısına


Deniz, turkuazdan gece mavisine doğru koyulaşıyor. Henüz Yolun başındayım. Varyant’tan esen ılık bir imbatın okşadığı mevsimin son günlerine direniyor İzmir. Üstümüzde bir parçası alacalı gümüş karası bir gökyüzü, bütün görselliğini sunuyor önümüze. Karşımızda olağanüstü bir güzelliği sergileyen Karşıyaka Sahilinden sulara süzülen ışıkların dansı...

Konak sahilinden Alsancak-Gündoğdu meydanına haftada 3 kez yaptığım yürüyüşüme bu gün 2 saat kadar geç başlıyorum. Karşıyaka vapuru, iskelede yolcularını bekliyor. Yolcular hızlı adımlarla vapura yetişmeye çalışıyorlar. 7-8 km kadar sürecek yolun başındayım. Sahil boyunda her yaştan kişilerin yoğun olduğu bir gece yaşanıyor. Kalabalıklar arasında yalnız bir adamın bu saatlerde tek başına hiçbir şeye aldırış etmeden yürümesi dikkatlerden kaçmıyor.

Ekim ayının ilk haftasında bu gün bitiyor. Hava güllük güneşlik hafiften bir esinti de olmasa güzün eşiğinde olduğumuzu anımsayamayacağız. Bu gün yaklaşık bir yıldır üzerinde çalıştığım 6. Şiir kitabımın adını bile koyamadım. Yine aşkı anımsatan bir şey olacak herhalde. Kafamda kapağını düşünürken telefonum çalıyor. Derinden etkilenerek sarsılmadığım bir acı 
haberin .......

Dediğinde
Hüsnü SÖNMEZER


Acılar düşlerimde kalsın isterim
Senin dünyanı incitmesinler
Gidersen yüreğimde kalsın sevdan
Yan yana
Acılarımla ...

Işığın Kaynağı “Sevgi”dir
Ahmet ŞAHİNER


Sevgili kardeşim,

Dergimiz  “Işığın Kaynağı” 8. sayısına ulaşmış bulunuyor. Derginin yaşam hayatına katılmasına katkı koyan bizler adına gururlanacak konumdayız. Biliyorsun “Işığın Kaynağı” anlam olarak bireysel mutlulukların ötesinde, temelinde insan olan evrensel sevgiyi üretme ve paylaşma yoludur. Tarihin derinliklerinden bu günlere uzanan “İnsan Olmak ve İnsan Kalmak” temelli değerler silsilesinin günümüzde tarafımızdan temsil edilmesinden ve yeniden şekillenmesinden ibarettir....

Hiç kimseyi, ırk, dil, din, mezhep, etnik köken farkı gözetmeksizin, ötelemeden, ayrıştırmadan, horlamadan, dışlamadan, ezmeden, tüketmeden seviyoruz. Arınıp değişecek olan önce kendi bedenimiz ve kişiliğimizdir. Değişim ve dönüşümü önce kendi içimizde başlatarak arınma çabamızı büyütmek için yollardayız. Önü açık, güzel ve mutlu bir yolculuktur asıl olan.




“İki Buçuk Sayfa” Cezaevi Notları/ Mehmet ÇOBAN
Mehmet BEŞER


Yazar Mehmet Çoban 1985 yılında İKTİBAS dergisinde 2,5 sayfalık bir yazı yazarak 2,5 yıl ceza aldı. Mehmet Çoban 1985-1988 yıllarındaki cezaevi anılarını kitaplaştırmış ve okuyucuya sunmuştur.

Bu kitap klasik bir cezaevi anıları kitabı değildir. Mehmet Çoban kendine has orjinalliği kitabına katmıştır. Yazar bu kitabında hapishanede tutuklu bulunan değişik İslami cemaatler (Hizbbut Tahrir, Milli Görüş, Radikal vs.), ülkücüler, hapishanede ülkücülükten ricat edip fikirsel olan ayrılanlarla ve solcularla olan tartışmalarını, fikir teatilerini, sohbetlerini anlatarak cemaatlerin/ grupların kendi içindeki tezatlarını/çelişkilerini de anlatıyor.

Yazar için hapishane bir “Medrese-i Yusufiye” haline gelip hayatında okuyamadığı nice tefsir ve hadis külliyatlarını baştan sona kadar okuma fırsatı bulmuş ve eski düşüncelerini biraz daha revize ederek hapishaneden fikri olarak dolu bir halde çıkmıştır.
Yazar kitabında anılarını anlatırken gerekli mesajları sık sık vermiştir. Bu özellik kitabın okunmasını daha da anlamlı kılmaktadır. Kitapta rahmetli  Ercüment Özkan (İktibas Dergisi sahibi idi), Hüsnü Aktaş (Ulucanlarda aynı koğuşta bir müddet

kalmıştı) ve yazar Yaşar Kaplan (Hem Ulucanlar hem de Bursa cezaevinde aynı koğuşta kalmışlardı) ilgili anılarını, fikir teatilerini ele alıyor.  Okumanızı tavsiye ediyoruz. Bir dönemin (1980’li yılların) siyasi atmosferin ........

“Işığın Kaynağı - Düşün Sanat Dergisi” İsviçre Basınında...

 İsviçre’den Çıkan Merhaba Gazetesi Kasım ayında, Işığın Kaynağı Düşün Sanat dergisini tanıttı.

Dergimizin İsviçre temsilcisi Metin Akbuğa’nın değerlendirme yazısının yanı sıra Işığın Kaynağı yöneticilerinden Ali Metin’in gazetemize ulaştırmış olduğu tanıtım yazısını yayınlıyoruz.

“Merhaba; Merhaba okurları.

Her geçen gün kaosun derinleştiği bir dünyada yaşıyoruz. Yanı başımızda başta Suriye olmak üzere, Irak, Libya, Lübnan, Filistin, Mısır savaşın içinde kavrulmaktadır. Batı sistemleri, sözde medeniyet adına, barbarlığı teşvik ettikçe, şiddet bumerang olup kendisine dönmektedir. Bu çılgınlığı görmezden gelmek, güncel çıkarları yaşamın merkezine koymak en hafif deyimle ahmaklıktır.

Sorunları sadece askeri, siyasi veya diplomatik imkânlarla durdurmak olanaksızdır. Çünkü devam edegelen sistemler düşünceden ve çözümden uzak bu yöntemlerle her şeyi daha da karmaşık hale getirmektedir. Savaş veya kargaşa ortamını hazırlayan kültürel ve düşünsel kodlar anlaşılmadan çözüm bulmak olanaksızdır. Bu kaotik ve sanal kodlamalarla algı üzerine kurulmuş “düşüncesizlik düşüncesine” karşı fikir gücü ile insanlık tarihinin tecrübeleri bize ışık tutacaktır.

Yapay insanın ürünü olan mekanik düşüncelere karşı doğal insanın üretmiş olduğu sahici düşüncelere yönelmek durumundayız. Bunu yapmadığımız takdirde insanlık yeni bir Nuh tufanı ve Pompei faciası ile karşı karşıya kalacağından şüphemiz yoktur.

İnsanı yok etmek istiyorsanız umutlarını tüketin, hayallerini yok edin. İşte bu gerçeğin bilincinde olan bir avuç aydının başlatmış olduğu Işığın Kaynağı Düşün Sanat Dergisinin ........



“Yanında eleştirici bir dost varsa, insan daha çabuk ilerler.”
Mustafa TOKDEDE


Sevgili Dostlar; Işığın kaynağı 7. Sayısı sağ olsun Ali METİN tarafından bana ulaştırıldı. Öncelikle sürekliliğinizden dolayı sizleri kutlar devamını dilerim. Her ne kadar Alman Goethe “Yanında eleştirici bir dost varsa, insan daha çabuk ilerler.” dese de benim derginizi eleştirme gibi bir görevim yok. Ama benim susmak kabullenmektir gibi bir mantığım, yanlış gördüğüm kutsallara boyun eğmeyen, her okuduğunu akıl süzgecinden geçiren bir düşünce yapım var. Ancak eleştirimin amacı birilerini yere sermek değil, onu güçlendirmektir. Onun duygularını incitmek değil, onun bir işi daha iyi yapmasına yardımcı olmaktır.

Konu Medeniyet ve Sanat olunca, kısa bir alıntıyla Urartu’nun ilginç Medeniyet tarifine değineyim. “17. yüzyılın ortalarına doğru Madagaskar’da bulunan Woods ve Blake adlı iki misyoner, ülkelerine dönerken, 7 yaşındaki Urartu’yu da beraberlerinde İngiltere’ye getirirler. Urartu, zamanın en iyi okullarında Latince ve Yunanca öğrenir. Medeniyete uyum sağlamış, zeki bir genç olmuştur. Ama 30 yaşına geldiğinde, ardında bir mektup bırakarak, birden bire ortadan kaybolur. Urartu, “medeniyet dedikleri” başlığı ile bıraktığı mektubunda şöyle yazar. “Öğrettiklerinizden hiçbir şey anlamadım. Benim fakir dilim dâhil olmak üzere dört dil biliyorum ama sizin düşüncelerinizle söyledikleriniz arasında sürekli anlam değiştiren kelimelerle konuşamıyorum. Oysa benim ormanımda, hatırlıyorum, sözcükler, sadece mevsimlere, güneşe, geceye yağmura ve sise göre değişirler. Kendinizi dünyanın merkezine koyduğunuz uygarlığınızla, yüreğinizin gözü .....................................
Yorum Yaz


Bu ürün için ilk yorumu siz yapın.